Nebet Tepe’den Şehre Bakarken: Taşların, Camilerin ve Medeniyetlerin Hafızası
Arzu ÜNAL
BGSAM Başkan Yardımcısı
Filibe’ye vardığınızda ilk bakışta güzel bir Balkan şehri görürsünüz. Fakat biraz yürüdüğünüzde, özellikle Eski Şehir’e ve Nebet Tepe’ye çıktığınızda anlıyorsunuz ki burası yalnızca bir şehir değildir.
Filibe, adeta açık hava tarih kitabıdır.
Bir tarafta binlerce yıllık sur taşları, diğer tarafta 19. yüzyılın zarif konakları, aşağıda Osmanlı’nın Muradiye ve İmaret camileri, biraz ileride Roma izleri, ufukta ise modern Plovdiv…
Bir tek şehirde bu kadar farklı medeniyetin izlerini yan yana görmek insana önemli bir gerçeği hatırlatıyor:
Şehirler, devletlerden daha uzun ömürlüdür.
Devletler değişir, sınırlar değişir, rejimler değişir; fakat şehirlerin hafızası taşlarda, sokaklarda, yapılarda yaşamaya devam eder.
NEBET TEPE: FİLİBE’NİN HAFIZA NOKTASI
Filibe gezimizin en etkileyici duraklarından biri Nebet Tepe oldu.
Bu tepeye çıktığınızda şehir ayaklarınızın altına seriliyor.
Ama orada yalnızca manzaraya bakmıyorsunuz.
Aslında geçmişe bakıyorsunuz.
Ayaklarınızın altında antik çağlardan kalan surlar var. Bu bölge, Filibe’nin en eski yerleşim alanlarından biri olarak kabul ediliyor. Traklardan Roma’ya, Bizans’tan Orta Çağ’a uzanan tarih katmanları burada iç içe geçmiş durumda.
İri taş bloklara dokunduğunuzda insanın zihninden şu düşünce geçiyor:
Bu taşlar kaç devlet gördü? Kaç ordu geçti? Kaç nesil geldi ve gitti?
Ve bugün biz aynı taşların üzerinde yürüyoruz.
Tarih bazen kitapta değil, ayağınızın altındadır.
Nebet Tepe tam olarak böyle bir yer.
FİLİBE’YE YUKARIDAN BAKINCA TARİH KATMAN KATMAN GÖRÜLÜYOR
Nebet Tepe’den aşağı doğru baktığınızda modern Filibe ile tarihî Filibe iç içe görünür.
Yeni apartmanlar…
Geniş caddeler…
Oteller…
Kamu binaları…
Ama bunların arasında geçmişten bugüne ulaşan yapılar da dimdik ayaktadır.
Filibe’yi değerli yapan da işte bu birlikteliktir.
Antik çağ,
Roma,
Bizans,
Osmanlı,
19. yüzyıl şehir hayatı,
modern Bulgaristan…
Hepsi aynı şehir haritasının üzerinde yaşamaya devam ediyor.
Bu nedenle Filibe’ye yalnızca bugünün Plovdiv’i olarak bakmak şehrin tarihine haksızlık olur.
MURADİYE CAMİİ: ŞEHRİN KALBİNDE ALTI ASIRLIK BİR ŞAHİT
Nebet Tepe’den bakıldığında dikkat çeken en önemli Osmanlı eserlerinden biri Muradiye Camii, bugün yaygın olarak bilinen adıyla Cuma Camiidir.
Bu cami Filibe’nin tam merkezinde yer alır.
Şehrin değişimine tanıklık etmiş, yüzyıllardır varlığını sürdürmüştür.
Osmanlı döneminde Filibe’nin en önemli ibadet ve şehir merkezlerinden biri olan cami, erken dönem Osmanlı mimarisinin Balkanlardaki değerli örneklerinden biridir.
Onun en dikkat çekici yanlarından biri çok kubbeli yapısıdır.
Bugün çevresinde modern kafeler, mağazalar, caddeler ve yoğun şehir hayatı vardır.
Ama cami hâlâ oradadır.
İnsan ister istemez düşünüyor:
Kaç nesil onun gölgesinde yürüdü? Kaç bayram namazı kılındı? Kaç tüccar çarşıdan geçerken önünden geçti?
İşte tarih biraz da budur.
İMARET CAMİİ: SADECE BİR MABET DEĞİL, BİR SOSYAL MEDENİYET MODELİ
Nebet Tepe’den şehre baktığımızda görülen diğer önemli eser ise Şahabeddin Paşa İmaret Camiidir.
Bu yapı benim için özellikle anlamlıydı.
Çünkü “imaret” kelimesi yalnızca bir camiyi ifade etmez.
Osmanlı şehir sisteminde imaret;
fakirin doyurulduğu,
yolcunun ağırlandığı,
öğrencinin desteklendiği,
muhtacın korunduğu,
şehir hayatının sosyal dayanışma anlayışıyla örgütlendiği bir kurumdur.
İmaret Camii, 15. yüzyılda Şahabeddin Paşa tarafından yaptırılmış önemli bir Osmanlı eseridir.
Fakat burayı yalnızca ibadet mekânı olarak görmek eksik olur.
Cami bir külliyenin merkezindeydi.
Çevresinde farklı sosyal hizmet yapıları bulunuyordu.
Bu bize Osmanlı şehir anlayışının önemli bir özelliğini gösteriyor:
Medeniyet yalnız bina yapmak değildir; insanı yaşatmaktır.
ŞAHABEDDİN PAŞA’DAN BUGÜNE KALAN MESAJ
Altı yüzyıl önce bir devlet adamının yaptığı eser bugün hâlâ ayaktaysa burada düşünülmesi gereken önemli bir mesele vardır.
Devlet adamlığı neyle ölçülür?
Görev süresiyle mi?
Makamıyla mı?
Yoksa geride bıraktığı eserlerle mi?
Şahabeddin Paşa bugün yaşamıyor.
Fakat yaptırdığı cami hâlâ Filibe’nin şehir siluetinin bir parçası.
İşte kalıcı devlet anlayışı budur.
İnsan geçer.
Makam geçer.
Fakat millete ve şehre hizmet eden eser kalır.
VAKIF MEDENİYETİNİN BALKANLARDAKİ İZİ
Filibe’de dolaşırken Osmanlı’nın Balkan şehirlerindeki en önemli kurumlarından birinin vakıf sistemi olduğunu daha iyi anlıyorsunuz.
Camiler yalnız başına inşa edilmiyordu.
Yanına mektep kuruluyordu.
İmaret kuruluyordu.
Hamam kuruluyordu.
Han, çeşme ve sosyal yardım yapıları yapılıyordu.
Böylece şehir yalnız büyümüyor, aynı zamanda sosyal olarak örgütleniyordu.
Bu anlayış bugün yeniden düşünülmelidir.
Çünkü modern şehirler büyüyor ama insanlar birbirinden uzaklaşıyor.
Eski şehir medeniyetinde ise yapı ile insan, ibadet ile yardım, ticaret ile dayanışma aynı sistem içerisinde düşünülüyordu.
FİLİBE KONAKLARI: BALKANLARIN ZENGİNLİK DÖNEMİ
Eski Filibe’nin sokaklarında yürüdüğümüzde karşılaştığımız büyük konaklar da ayrı bir hikâye anlatıyor.
Geniş pencereler…
Ahşap çıkmalar…
Süslü cepheler…
Büyük avlular…
Duvar süslemeleri…
Bu evler yalnızca estetik yapılar değildir.
Filibe’nin geçmişte ne kadar önemli bir ticaret merkezi olduğunun da göstergesidir.
Burada yaşayan tüccarlar İstanbul’la, Edirne’yle, Selanik’le, Orta Avrupa’yla ticaret yapıyordu.
Bu ekonomik canlılık mimariye de yansımıştı.
Bugün müze olarak kullanılan bazı konaklarda bu ihtişamı açık biçimde görmek mümkündür.
Özellikle Kuyumcuoğlu Evi gibi yapılar, Filibe’nin 19. yüzyıldaki şehir kültürünü anlamak açısından büyük önem taşır.
BALKAN ŞEHRİNE TEK BİR MİLLETİN PENCERESİNDEN BAKILAMAZ
Filibe bana önemli bir ders daha verdi.
Balkan şehirlerini tek bir milletin tarihi olarak okumak mümkün değildir.
Bu topraklarda çok sayıda halk yaşamıştır.
Farklı dinler, kültürler, diller, devletler ve medeniyetler birbirini etkilemiştir.
O nedenle tarihi parçalayarak okumak yanlış olur.
Roma eserini korurken Osmanlı eserini görmezden gelemezsiniz.
Osmanlı mirasını sahiplenirken Bulgar kültürünü yok sayamazsınız.
Bir kiliseyi değerli görüp camiyi değersiz sayamazsınız.
Bir camiyi koruyup sinagogu unutamazsınız.
Gerçek medeniyet, geçmişin bütün katmanlarına saygı gösterebilmektir.
TARİHİ SİYASİ KAVGADAN ÇIKARMAK ZORUNDAYIZ
Balkanlarda tarih uzun yıllar boyunca siyasi tartışmaların ve milliyetçi gerilimlerin malzemesi oldu.
Bu anlayış gelecek nesillere taşınmamalıdır.
Geçmişte yaşanan acılar inkâr edilmemeli.
Ama tarih sürekli kavga üretmek için de kullanılmamalı.
Yeni nesillere şunu öğretmeliyiz:
Tarihi bil.
Kimliğini koru.
Hafızanı unutma.
Ama komşunun tarihine de saygı göster.
Çünkü Balkanlar aynı coğrafyada yaşamaya devam edecek.
Hiçbir halk bu coğrafyayı sırtına alıp başka yere götüremez.
O halde geleceği birlikte kurmak zorundayız.
BULGARİSTAN TÜRKLERİNİN BU ŞEHİRLERDEKİ YERİ
Filibe ve Sofya gezileri sırasında bir başka konu üzerinde de düşündüm.
Bulgaristan Türkleri bu ülkenin yabancısı değildir.
Bu topraklarda yüzyıllardır yaşayan insanların torunlarıdır.
Dolayısıyla Türk toplumunun geleceği yalnızca geçmişi hatırlamakla sınırlı kalmamalıdır.
Türk gençleri;
üniversitelerde,
akademide,
iş dünyasında,
yerel yönetimlerde,
medyada,
devlet kurumlarında
ve siyasetin farklı alanlarında daha güçlü şekilde yer almalıdır.
Bir toplum yalnız nüfusuyla değil, yetiştirdiği insan kalitesiyle güçlü olur.
Bu nedenle yeni nesil Bulgaristan Türklerinin eğitimi stratejik bir mesele olarak görülmelidir.
TÜRKLER TEK BİR SİYASİ KALIBA MAHKÛM OLMAMALI
Burada özellikle altını çizmek istediğim bir düşünce var.
Bulgaristan Türklerinin siyasi geleceği yalnızca tek bir partiye veya tek bir merkeze bağlı olmamalıdır.
Türkler Bulgaristan’ın bütün demokratik siyaset alanlarında temsil edilmelidir.
Farklı partilerde,
farklı görüşlerde,
farklı kurumlarda
ama kendi kimliğine, kültürüne ve haklarına sahip çıkarak yer almalıdır.
Gerçek siyasi güç budur.
Bir toplumu tek bir siyasi yapıya mahkûm etmek uzun vadede o toplumun hareket alanını daraltır.
Yeni nesil daha geniş düşünmelidir.
TÜRKİYE’NİN BALKAN STRATEJİSİ SADECE DİPLOMASİ DEĞİLDİR
Türkiye açısından Balkanlar yalnız dış politika konusu değildir.
Balkanlar;
akrabalık bağıdır,
göç hafızasıdır,
kültürdür,
ticarettir,
eğitimdir,
dildir,
ortak tarihtir.
Bu nedenle Türkiye’nin Balkan stratejisi yalnız büyükelçilikler veya devlet ziyaretleri üzerinden yürütülemez.
Üniversiteler devreye girmeli.
STK’lar çalışmalı.
Düşünce kuruluşları ortak projeler üretmeli.
Gençler arasında değişim programları yapılmalı.
Osmanlı eserleri araştırılmalı.
Ortak tarih envanterleri hazırlanmalı.
Restorasyonlar desteklenmeli.
Balkan Türklerinin sosyal ve kültürel kapasitesi güçlendirilmelidir.
BGSAM’A DÜŞEN SORUMLULUK
Filibe gezisi benim için yalnızca tarihî bir gezi olmadı.
Aynı zamanda bir çalışma alanı gördüm.
BGSAM olarak Bulgaristan ve genel olarak Balkanlar hakkında daha kapsamlı araştırmalar yapılması gerektiğine inanıyorum.
Özellikle;
Bulgaristan Türklerinin geleceği,
genç nüfus,
eğitim,
siyasi temsil,
yerel yönetimler,
Osmanlı kültür mirası,
vakıf eserleri,
Türkiye-Bulgaristan ekonomik ilişkileri,
diaspora,
Türkçe eğitimi,
kültürel diplomasi
gibi başlıklar üzerinde kalıcı çalışmalar üretmeliyiz.
Çünkü düşünce kuruluşları yalnız bugünün haberlerini yorumlamak için değil, geleceğin yol haritasını hazırlamak için vardır.
NEBET TEPE’DEN BAKINCA SINIRLAR KÜÇÜLÜYOR
Nebet Tepe’nin üzerinde şehre bakarken bir başka şeyi daha fark ediyorsunuz.
Haritada büyük görünen sınırlar yukarıdan bakıldığında küçülüyor.
Dağlar aynı.
Gökyüzü aynı.
İnsanlar aynı şehirlerde yaşamaya devam ediyor.
Balkanların tarihi bize şunu öğretiyor:
Sınırlar değişebilir ama coğrafya değişmez.
O yüzden bu coğrafyada düşmanlık üretmek kolaydır; asıl zor olan kalıcı iş birliği üretmektir.
Geleceğin Balkanları geçmişin kavgalarına değil, yeni nesillerin ortak çıkarlarına dayanmalıdır.
BİR TEPEDE ÜÇ ÇAĞ
Nebet Tepe’de durduğum bir anda önüme baktım.
Önümde antik sur taşları vardı.
Aşağıda Muradiye Camii.
Bir başka noktada İmaret Camii.
Daha ileride modern şehir.
Bir fotoğraf karesinde binlerce yıllık tarih.
İşte Filibe budur.
Bir şehir değil, zamanların buluşma noktasıdır.
GEÇMİŞİ KORUYARAK GELECEĞİ KURALIM
Filibe’den ayrılırken zihnimde şu düşünce vardı:
Geçmişi silemezsiniz.
Ama geçmişten ders çıkarabilirsiniz.
Tarihi değiştiremezsiniz.
Ama geleceği değiştirebilirsiniz.
Muradiye Camii yüzyıllardır orada.
İmaret Camii yüzyıllardır orada.
Nebet Tepe binlerce yıldır orada.
Konaklar, sokaklar, surlar hâlâ konuşuyor.
Bizim yapmamız gereken onları dinlemektir.
Çünkü taşların söylediği çok açık:
Medeniyet, yalnız hükmetmek değil iz bırakmaktır.
Ve gelecek nesiller bize de aynı soruyu soracaktır:
“Bu şehirlerden ne aldınız değil; onlara ne bıraktınız?”
Filibe’den bana kalan en güçlü cümle budur:
Geçmişi silerek gelecek kurulmaz. Geçmişi anlayarak, koruyarak ve ortak hafızaya dönüştürerek gelecek inşa edilir.
Arzu ÜNAL
BGSAM Başkan Yardımcısı
