Arzu ÜNAL

Dünya yeni bir döneme giriyor. Artık ülkelerin gücü yalnızca ordularının büyüklüğüyle, nüfuslarının çokluğuyla veya sahip oldukları doğal kaynaklarla ölçülmüyor. 21. yüzyılın gerçek gücü; ulaşım koridorları, üretim kapasitesi, teknoloji, enerji, yetişmiş insan kaynağı, üniversiteler, kültürel etki, diaspora ağları ve ülkeler arasında oluşturulan güven üzerinden şekilleniyor.

Bu nedenle Türk dünyasına da yalnızca ortak tarih, ortak dil ve ortak kültür penceresinden bakmak artık yeterli değildir.

Türk dünyasını Balkanlardan Anadolu’ya, Kafkasya’dan Hazar’a, Orta Asya’dan Çin sınırlarına kadar uzanan büyük bir ekonomik, kültürel, lojistik, teknolojik ve insani ağ olarak düşünmeliyiz.

Bu büyük coğrafyanın Avrupa’ya açılan batı kapısı ise Balkanlardır.

Bulgaristan da bu kapının en stratejik eşiklerinden biridir.

BALKANLAR TÜRK DÜNYASININ BATI KAPISIDIR

Türk dünyası denildiğinde çoğunlukla gözümüzü doğuya çeviriyoruz.

Azerbaycan’ı düşünüyoruz.

Kazakistan’ı, Özbekistan’ı, Kırgızistan’ı, Türkmenistan’ı düşünüyoruz.

Bu doğrudur.

Fakat eksiktir.

Çünkü Türk dünyasının yalnızca bir doğusu değil, güçlü bir batı kanadı da vardır.

Bu batı kanadı Balkanlardır.

Bulgaristan’dan Kuzey Makedonya’ya, Kosova’dan Bosna-Hersek’e, Romanya’dan Yunanistan’a kadar uzanan geniş coğrafyada Türk tarihinin, kültürünün ve insan hareketliliğinin derin izleri bulunmaktadır.

Balkanlar ile Anadolu birbirinden ayrı iki dünya değildir.

Yüzyıllar boyunca aynı yollar kullanıldı.

Aynı pazarlar paylaşıldı.

Aynı şehirler arasında ticaret yapıldı.

Aynı medeniyet çevresinin içinde insanlar yaşadı.

Bugün yapılması gereken geçmişi yeniden kurmaya çalışmak değildir.

Yapılması gereken, geçmişten kalan insan bağlarını geleceğin ekonomik, bilimsel, kültürel ve diplomatik iş birliklerine dönüştürmektir.

BULGARİSTAN SADECE KOMŞUMUZ DEĞİL, STRATEJİK BİR KAVŞAKTIR

Türkiye-Bulgaristan ilişkilerine yalnızca iki komşu ülkenin diplomatik ilişkileri olarak bakmak büyük eksiklik olur.

Bulgaristan, Türkiye’nin Avrupa’ya açılan en önemli kara kapılarından biridir.

Türkiye’den Avrupa’ya giden kara taşımacılığının önemli bölümü Bulgaristan üzerinden ilerlemektedir.

Asya’dan Avrupa’ya uzanan ulaşım hatlarının geleceğinde de Bulgaristan kritik bir coğrafi konuma sahiptir.

Bu nedenle önümüzdeki yıllarda artık yalnızca:

“Türkiye Bulgaristan’a ne kadar ihracat yaptı?”

sorusunu sormamalıyız.

Daha büyük sorular sormalıyız:

Türkiye ile Bulgaristan birlikte hangi üretim havzalarını kurabilir?

Hangi şehirler lojistik merkez hâline getirilebilir?

Ortak sanayi bölgeleri oluşturulabilir mi?

Tarım ve gıda üretim zincirleri kurulabilir mi?

Enerji hatları nasıl çeşitlendirilebilir?

Üniversiteler nasıl ortak araştırma merkezleri kurabilir?

Sağlık turizmi nasıl büyütülebilir?

Balkanlar ile Anadolu arasında yeni turizm güzergâhları nasıl oluşturulabilir?

Kadın girişimciler ve genç iş insanları arasında nasıl ekonomik ağlar kurulabilir?

İşte devlet aklı tam da burada başlar.

Günü kurtarmak yerine gelecek 20-30 yılı planlamak gerekir.

TÜRK DÜNYASININ İHTİYACI DUYGUSAL YAKINLIKTAN EKONOMİK DERİNLİĞE GEÇMEKTİR

Ortak tarih değerlidir.

Ortak kültür değerlidir.

Dil yakınlığı çok kıymetlidir.

Fakat bunlar ekonomik iş birliğiyle desteklenmediği zaman kalıcı bir stratejik güce dönüşemez.

Dünyadaki güçlü birliklere baktığımızda arkalarında büyük ekonomik ağlar görürüz.

Fabrikalar vardır.

Limanlar vardır.

Demiryolları vardır.

Enerji hatları vardır.

Bankacılık sistemleri vardır.

Teknoloji şirketleri vardır.

Üniversiteler vardır.

Araştırma merkezleri vardır.

Türk dünyasının önümüzdeki dönemde yapması gereken de budur:

Sadece birbirini seven toplumlar değil, birbirinin ekonomisini tamamlayan ülkeler topluluğu oluşturmak.

Türkiye’nin sanayi ve üretim kapasitesi…

Azerbaycan’ın enerji gücü…

Kazakistan’ın doğal kaynakları…

Özbekistan’ın büyüyen sanayisi…

Türkmenistan’ın enerji kaynakları…

Kırgızistan’ın insan potansiyeli…

Balkanların Avrupa pazarlarına yakınlığı…

Aynı stratejik harita içinde değerlendirilmelidir.

İşte o zaman Türk dünyası gerçek ekonomik derinliğe kavuşacaktır.

ORTA KORİDORUN BATI KAPISI BALKANLAR OLMALIDIR

  1. yüzyılın en büyük jeopolitik mücadelelerinden biri ticaret yolları üzerinde yaşanacaktır.

Çin’den Avrupa’ya giden mallar hangi güzergâhları kullanacak?

Enerji hangi yollardan taşınacak?

Demiryolları nereden geçecek?

Limanlar hangi bölgelerde büyüyecek?

Lojistik merkezleri hangi şehirler kazanacak?

Bunlar yalnızca ekonomi soruları değildir.

Bunlar aynı zamanda jeopolitik güç sorularıdır.

Hazar geçişli Orta Koridor, Türkiye ve Türk dünyası açısından büyük önem taşımaktadır.

Fakat Orta Koridorun Anadolu’da sona ermesi yeterli değildir.

Bu hat Balkanlar üzerinden Avrupa’nın merkezine uzanmalıdır.

Bakü’den çıkan bir yük düşünelim.

Hazar’ı geçiyor.

Orta Asya’dan Kafkasya’ya geliyor.

Anadolu’ya ulaşıyor.

Oradan İstanbul ve Trakya üzerinden Bulgaristan’a geçiyor.

Ve Avrupa’nın sanayi merkezlerine ulaşıyor.

Bu yalnızca bir nakliye hattı değildir.

Bir ticaret koridorunun geçtiği yerde depolar kurulur.

Fabrikalar kurulur.

Sanayi bölgeleri gelişir.

Yeni şehir ekonomileri oluşur.

İstihdam artar.

Üniversiteler güçlenir.

Nüfus hareketlenir.

Gerçek kalkınma böyle ortaya çıkar.

BULGARİSTAN TÜRKLERİ: İKİ DEVLET ARASINDA YAŞAYAN STRATEJİK SERMAYE

Bulgaristan Türklerine yalnızca “azınlık” kavramı üzerinden bakmak son derece dar bir yaklaşımdır.

Bu toplum aslında Türkiye ile Bulgaristan arasındaki en büyük sosyal sermayelerden biridir.

İki dili bilir.

İki kültürü tanır.

İki toplumun hassasiyetlerini bilir.

Türkiye’de akrabaları vardır.

Bulgaristan’da ekonomik ve sosyal çevreleri bulunmaktadır.

Avrupa’nın birçok ülkesine yayılan güçlü aile ve ticaret bağları vardır.

Dolayısıyla Bulgaristan Türkleri yalnızca bir nüfus değildir.

Doğal bir diplomasi ağıdır.

Doğal bir ticaret ağıdır.

Doğal bir kültür köprüsüdür.

Doğal bir güven unsurudur.

Ancak bu insanların yalnızca seçim dönemlerinde hatırlanması büyük hata olur.

Ekonomide görev verilmelidir.

Üniversitelerde önleri açılmalıdır.

Diplomaside yetiştirilmeleri gerekir.

Yerel yönetimlerde güçlü temsil sağlanmalıdır.

Girişimcilik desteklenmelidir.

Medya alanında yeni nesiller yetiştirilmelidir.

Çünkü çağımızda devletlerin önemli güçlerinden biri de insan ağlarıdır.

DİASPORA ARTIK NÜFUS DEĞİL, STRATEJİK KAPASİTEDİR

Bugün dünyada birçok devlet diasporasını dış politikasının ve ekonomik diplomasisinin önemli unsurlarından biri olarak kullanmaktadır.

Çünkü diaspora yalnızca insan topluluğu değildir.

Diaspora yatırım getirir.

Ticaret getirir.

Bilgi getirir.

Teknoloji getirir.

Yeni pazarlar açar.

Ülkeler arasında güven oluşturur.

Türkiye’nin Balkanlar ve Avrupa’daki insan ağı bu açıdan çok büyük potansiyel taşımaktadır.

İstanbul’daki bir Bulgaristan göçmeni girişimciyi,

Sofya’daki Türk iş insanını,

Berlin’de yaşayan Bulgaristan kökenli bir girişimciyi,

Bakü’deki yatırımcıyı,

Taşkent’teki üreticiyi

aynı ekonomik ağ içerisinde buluşturabiliriz.

Geleceğin Türk dünyası biraz da böyle kurulacaktır:

Devletlerin yanında birbirine bağlanan insanlar üzerinden.

KÜLTÜRÜ HATIRADAN EKONOMİYE DÖNÜŞTÜRMELİYİZ

Kültürü yalnızca folklor olarak görmek büyük hatadır.

Kültür aynı zamanda ekonomidir.

Turizmdir.

Tanıtımdır.

Markadır.

Diplomasidir.

Bir ülkenin dizileri dünyada izlendiğinde insanlar o ülkeyi merak eder.

Mutfağı tanındığında restoranları çoğalır.

Müziği yayıldığında kültürel etkisi büyür.

Tarihî şehirleri tanındığında turist sayısı artar.

Dolayısıyla kültür ve ekonomi birbirinden ayrı değildir.

İstanbul’dan Edirne’ye,

Sofya’dan Filibe’ye,

Kırcaali’den Üsküp’e,

Prizren’den Saraybosna’ya,

Bakü’den Şuşa’ya,

Semerkant’tan Buhara’ya,

Hive’den Türkistan’a uzanan büyük bir medeniyet rotası oluşturulabilir.

İnsanlara yalnızca şehir değil, hikâye sunmalıyız.

Yalnızca bina değil, medeniyet anlatmalıyız.

Böylece kültürel hafıza ekonomik değere dönüşür.

KADINLAR YENİ EKONOMİK AĞIN EN GÜÇLÜ AKTÖRLERİNDEN OLMALIDIR

Türk dünyasının yeni ekonomik vizyonunda kadın girişimciliğine özel önem verilmelidir.

Çünkü ekonomik entegrasyon yalnızca büyük şirketlerin işi değildir.

Küçük işletmeler,

kooperatifler,

aile işletmeleri,

yerel üreticiler,

kadın girişimciler

ülkeler arasındaki ekonomik ilişkiyi toplum tabanına yayarlar.

Türkiye’deki kadın kooperatifleri Bulgaristan’daki üreticilerle buluşturulabilir.

Özbekistan’daki tekstil üreticileri Balkan ve Avrupa pazarına Türkiye üzerinden ulaştırılabilir.

Azerbaycan, Kazakistan ve Türkiye’den kadın girişimciler ortak markalar kurabilir.

Böylece ekonomik entegrasyon yalnızca başkentler arasında değil, toplumların içinde kök salar.

GENÇLERİMİZİ İŞ ARAYAN DEĞİL, DÜNYA KURAN NESİLLER OLARAK YETİŞTİRMELİYİZ

Bütün stratejilerin merkezinde insan vardır.

Bu nedenle geleceğin en büyük yatırımı gençliğe yapılmalıdır.

Gençlerimizi yalnızca diploma alıp iş bekleyen insanlar olarak yetiştiremeyiz.

Onları diplomat yapmalıyız.

Girişimci yapmalıyız.

Mühendis yapmalıyız.

Yazılımcı yapmalıyız.

Uluslararası hukukçu yapmalıyız.

Medya uzmanı yapmalıyız.

Stratejist yapmalıyız.

Kültür elçisi yapmalıyız.

Balkanlardan Orta Asya’ya uzanan bir Türk Dünyası Genç Liderler Ağı kurulmalıdır.

Gençler birbirlerinin ülkelerinde staj yapmalıdır.

Yaz okulları kurulmalıdır.

Üniversite değişim programları geliştirilmelidir.

Ortak araştırma merkezleri kurulmalıdır.

Genç diplomat akademileri oluşturulmalıdır.

Çünkü 2040’ın dünyasını yönetecek kadrolar bugün üniversite sıralarında oturmaktadır.

SİVİL TOPLUM GELECEĞİN STRATEJİK KADROLARINI YETİŞTİRMELİDİR

Bu büyük vizyon yalnızca devletlerin omuzlarına bırakılamaz.

Sivil toplum kuruluşlarına da büyük görev düşmektedir.

STK’lar yalnızca yemek düzenleyen, protokol ziyaretleri gerçekleştiren veya belirli günlerde açıklama yapan yapılar olmamalıdır.

İnsan yetiştirmelidir.

Araştırma yapmalıdır.

Gençleri uluslararası ilişkilere hazırlamalıdır.

İş insanlarını buluşturmalıdır.

Üniversiteler arasında köprü kurmalıdır.

Diaspora ağlarını harekete geçirmelidir.

Yeni nesil liderler yetiştirmelidir.

Bu nedenle geleceğin kalkınma modeli dört temel sütun üzerine kurulmalıdır:

Devlet + Üniversite + İş Dünyası + Sivil Toplum.

Bu dört yapı aynı hedefe baktığında büyük sonuçlar ortaya çıkar.

TÜRK DÜNYASI STRATEJİK ATLASI HAZIRLANMALIDIR

Artık slogan dönemini aşmalıyız.

Veriye dayalı planlama dönemine geçmeliyiz.

Balkanlardan Orta Asya’ya kadar hangi şehir hangi sektörde güçlü?

Hangi bölgede hangi ürün yetişiyor?

Hangi şehir teknoloji merkezi olabilir?

Hangi üniversite hangi alanda uzman?

Hangi liman hangi koridora bağlanabilir?

Hangi şehir lojistik merkez olabilir?

Hangi bölgede tarım yatırımı yapılabilir?

Hangi ülkede hangi sanayi kolu hızla gelişiyor?

Bütün bunları gösteren kapsamlı bir Türk Dünyası Ekonomik ve Stratejik Atlası hazırlanmalıdır.

Bu atlas yalnızca akademisyenlerin rafında durmamalıdır.

Yatırımcının masasında olmalıdır.

Girişimcinin elinde olmalıdır.

Üniversite öğrencisinin önünde olmalıdır.

Devlet yöneticisinin karar süreçlerine girmelidir.

Çünkü veri olmadan vizyon slogan olur.

Veriyle desteklenen vizyon ise stratejiye dönüşür.

2035 HEDEFİ: BALKANLARDAN ORTA ASYA’YA REFAH KUŞAĞI

Önümüzdeki on yılı doğru değerlendirirsek bambaşka bir Türk dünyası ortaya çıkabilir.

İstanbul’dan çıkan trenlerin Balkanlar üzerinden Avrupa’ya uzandığını düşünelim.

Bakü’den gelen yüklerin Orta Koridor üzerinden Avrupa pazarlarına ulaştığını düşünelim.

Türkistan’dan gelen bir öğrencinin Sofya’da eğitim aldığını…

Kırcaali’de yaşayan genç bir girişimcinin Kazakistan’da şirket kurduğunu…

Bursa’daki sanayicinin Özbekistan’da üretim yaptığını…

Bulgaristan’daki bir girişimcinin Türkiye üzerinden Azerbaycan pazarına açıldığını…

Kadın kooperatiflerinin ortak markalar oluşturduğunu…

Üniversitelerin ortak araştırma merkezleri kurduğunu…

Kültür festivallerinin ekonomik forumlarla birleştiğini düşünelim.

İşte gerçek entegrasyon budur.

Bu siyasi birlik arayışı değildir.

Bu, bağımsız devletlerin karşılıklı çıkar, egemenliklerine saygı ve gönüllülük temelinde oluşturdukları büyük bir refah ve iş birliği kuşağıdır.

BGSAM’A DÜŞEN GÖREV

Biz BGSAM olarak önümüzdeki dönemde yalnızca geçmişimizi anlatan değil, geleceği hazırlayan bir anlayışla hareket etmeliyiz.

Balkanlar ile Türk dünyası arasında yeni nesil insan köprüleri kurmalıyız.

Gençleri yetiştirmeliyiz.

Araştırmacılar yetiştirmeliyiz.

Diplomatlar yetiştirmeliyiz.

Ekonomiyi bilen, dünyayı okuyabilen, birkaç dil konuşabilen, teknolojiyi kullanabilen genç kadrolar oluşturmalıyız.

Sofya’yı bilen gençlerimiz olmalı.

Brüksel’i bilen gençlerimiz olmalı.

Bakü’yü, Astana’yı, Taşkent’i, Bişkek’i bilen gençlerimiz olmalı.

İstanbul ile Balkanları, Balkanlar ile Türkistan’ı aynı stratejik harita üzerinde okuyabilen bir nesil yetiştirmeliyiz.

Bizim görevimiz yalnızca bugünü yönetmek değildir.

Bizim görevimiz bizden sonra gelecek nesillere güçlü kurumlar, yetişmiş insanlar ve büyük hedefler bırakmaktır.

GEÇMİŞİMİZ BİZE KİM OLDUĞUMUZU,
GELECEK NE YAPMAMIZ GEREKTİĞİNİ SÖYLÜYOR

Biz Balkanlarda yüzlerce yıllık tarih bıraktık.

Anadolu’da büyük bir medeniyet kurduk.

Kafkasya ile bağlarımızı koruduk.

Orta Asya ise tarihimizin en derin köklerinin bulunduğu coğrafyadır.

Fakat artık geçmişimizi yalnızca seyretmemeliyiz.

Onu geleceğin iş birliği ağlarına dönüştürmeliyiz.

Çünkü tarih yalnızca kim olduğumuzu söylemez.

Aynı zamanda ne yapabileceğimizi de hatırlatır.

Türk dünyasının asıl gücü yalnızca topraklarında değildir.

İnsanındadır.

Gencindedir.

Kadınındadır.

Girişimcisindedir.

Üniversitesindedir.

Bilim insanındadır.

Sivil toplumundadır.

Diasporasındadır.

Yollarındadır.

Limanlarındadır.

Ve hepsinden önemlisi birbirine duyduğu güvendir.

Önümüzdeki dönemin temel meselesi şudur:

Ortak hafızayı ortak çıkarlarla, ortak çıkarları ortak projelerle, ortak projeleri ise ortak gelecekle buluşturmak.

Balkanlardan Anadolu’ya…

Anadolu’dan Kafkasya’ya…

Kafkasya’dan Orta Asya’ya uzanan yolları artık yalnızca geçmişimizin yolları olarak görmeyelim.

Bu yolları ticaret yollarına dönüştürelim.

Bilim yollarına dönüştürelim.

Üniversite yollarına dönüştürelim.

Teknoloji yollarına dönüştürelim.

Turizm yollarına dönüştürelim.

Yatırım yollarına dönüştürelim.

Ve en önemlisi yeniden gönül yollarına dönüştürelim.

Çünkü 21. yüzyılda güçlü olacak milletler yalnızca aynı geçmişi paylaşanlar değil, aynı geleceği birlikte kurabilenlerdir.

Balkanlardan Türkistan’a kadar uzanan büyük coğrafyada artık yalnızca tarihimizi hatırlama zamanı değildir.

Geleceği kurma zamanıdır.