Arzu ÜNAL
İstanbul’da bazı yapılar vardır; önünden her gün binlerce insan geçer ama onların taşıdığı hikâyeyi çok az kişi bilir. Bazen bir tramvayın gürültüsü, bazen otomobil trafiği, bazen modern yapıların gölgesi altında kalırlar. Fakat dikkatle baktığınızda birkaç yüzyıllık bir medeniyet sessizce size seslenir.
Fatih’in Aksaray semtinde, Namık Kemal Caddesi üzerinde bulunan Ebubekir Paşa Sıbyan Mektebi ve Haziresi de işte böyle bir tarih mirasıdır.
Bugün bu tarihî yapının BULTÜRK Derneği ve BGSAM tarafından kullanılıyor olması ise yapının yalnızca geçmişe ait bir hatıra olarak kalmadığını, toplum hayatı içerisinde yaşamaya devam ettiğini göstermesi bakımından ayrıca anlamlıdır.
Aksaray’ın Gürültüsü İçinde Sessiz Bir Tarih Adası
Aksaray, İstanbul’un en hareketli merkezlerinden biridir.
Bir tarafta Pertevniyal Valide Sultan Camii, diğer tarafta Muratpaşa Camii, Millet Caddesi’nin yoğun trafiği, tramvay hatları, otobüsler ve insan kalabalığı…
Bütün bu hareketliliğin arasında, çevresi duvarlarla çevrili küçük bir hazire ve yanında mütevazı bir tarihî yapı dikkati çeker.
Birçok insan için burası yalnızca eski bir bina ve birkaç mezar taşından ibaret görülebilir.
Oysa burası yaklaşık üç asırlık bir İstanbul hikâyesinin merkezidir.
Ebubekir Paşa Sıbyan Mektebi yalnız başına inşa edilmiş bir okul değildir. Mektep;
hazire, sebil, çeşmeler ve su terazisiyle birlikte oluşturulmuş küçük bir vakıf külliyesi niteliğindedir.
Bu özellik bize Osmanlı şehir anlayışının temel felsefesini göstermektedir.
Çünkü Osmanlı’da bir yapı yalnızca bina değildi.
Bir okul yapılıyorsa yanında su vardı.
Su varsa çeşme vardı.
Çeşme varsa vakıf vardı.
Vakıf varsa süreklilik vardı.
Ve bütün bunların merkezinde insan bulunuyordu.
1724’ten Günümüze Ulaşan Bir Eğitim Yuvası
Ebubekir Paşa Sıbyan Mektebi, Hicrî 1136, Miladî 1723-1724 yıllarında yaptırılmıştır.
Yaklaşık üç yüz yıl önce burada çocukların sesi yükseliyordu.
Bugün “ilkokul” dediğimiz eğitimin Osmanlı dönemindeki karşılığı olan sıbyan mekteplerinde çocuklara okuma-yazma, temel din bilgileri, ahlak ve günlük hayatın temel kuralları öğretiliyordu.
Dolayısıyla Ebubekir Paşa’nın yaptırdığı bu mektep yalnızca taş ve tuğladan oluşan bir yapı değildi.
Bir nesil yetiştirme projesiydi.
Burada yetişen çocukların kim olduğunu bugün tek tek bilmiyoruz.
Belki bir kısmı esnaf oldu.
Belki devlet görevlisi oldu.
Belki asker oldu.
Belki İstanbul’un başka mahallelerine dağıldılar.
Ama yaklaşık üç asır önce onların ilk harfleri öğrendiği mekân hâlâ ayaktadır.
İşte tarihî yapıları değerli kılan tam da budur.
Taşlar konuşmaz; fakat hafızayı taşırlar.
Ebubekir Paşa Kimdi?
Bu yapının banisi olan Ebubekir Paşa sıradan bir devlet görevlisi değildi.
Osmanlı Devleti’nin geniş coğrafyasında önemli görevlerde bulunmuş bir devlet adamıydı.
Mısır, Mora ve Kıbrıs gibi stratejik bölgelerde görev yaptığı; Cidde ve Habeş valiliklerinde bulunduğu ve Mekke-i Mükerreme ile bağlantılı önemli vazifeler üstlendiği bilinmektedir.
Bugünün dünyasında bu görevleri düşündüğümüzde Ebubekir Paşa’nın çok geniş bir devlet tecrübesine sahip olduğu anlaşılır.
Mısır…
Mora…
Kıbrıs…
Cidde…
Habeşistan…
Mekke…
Bunların her biri Osmanlı coğrafyasının farklı siyasi ve kültürel merkezleridir.
Böylesine geniş bir coğrafyada görev yapmış bir devlet adamının İstanbul’da bir sıbyan mektebi yaptırması bize önemli bir zihniyeti anlatmaktadır.
Devlet adamlığı yalnızca makam sahibi olmak değildir.
Geride eser bırakmaktır.
Osmanlı Devlet Adamının Asıl Mirası
Bugün birçok insan makamlarıyla hatırlanmak ister.
Oysa geçmiş medeniyetimizde güçlü devlet adamlarının önemli bir bölümü başka bir anlayışa sahipti.
Görev biterdi.
Makam geçerdi.
Servet dağılırdı.
Ama vakıf kalırdı.
Çeşme kalırdı.
Mektep kalırdı.
Kütüphane kalırdı.
İmaret kalırdı.
Ebubekir Paşa’nın yaklaşık üç asır sonra hâlâ adının konuşulmasının asıl sebebi de budur.
Çünkü devlet adamının gerçek mirası koltuğu değil, topluma bıraktığı eserdir.
Bu yüzden Ebubekir Paşa Mektebi bize bugünün yöneticileri için de güçlü bir mesaj vermektedir:
“Makamınızı değil, eserinizi kalıcı kılın.”
Hazire: İstanbul’un Sessiz Arşivi
Mektebin hemen yanında bulunan hazire ise yapının en dikkat çekici bölümlerinden biridir.
Hazireler Osmanlı şehir kültürünün sessiz arşivleridir.
Mezar taşları yalnızca ölülerin isimlerinin yazıldığı taşlar değildir.
Üzerlerinde tarih vardır.
Meslek vardır.
Sosyal statü vardır.
Aile bağları vardır.
Dönemin sanat anlayışı vardır.
Hat sanatı vardır.
Dil vardır.
Kültür vardır.
Bir Osmanlı mezarlığında bazen birkaç metrekarelik alanda yüzlerce yıllık toplumsal tarih okunabilir.
Ebubekir Paşa’nın kendisinin de bu hazirede defnedilmiş olması yapının anlamını daha da artırmaktadır.
Çünkü burada banisi yaptırdığı eserin hemen yanında ebedî istirahatindedir.
Bir bakıma okul yaşamaya devam ederken banisi de onun yanı başında bulunmaktadır.
Çeşme, Sebil ve Su Terazisi: Bir Medeniyetin İnceliği
Külliyenin önemli unsurlarından biri de su yapılarıdır.
Çeşmeler…
Sebil…
Su terazisi…
Bugün musluğu açtığımızda akan suyu doğal kabul ediyoruz.
Fakat üç yüz yıl önce İstanbul gibi büyük bir şehre su taşımak ciddi bir mühendislik meselesiydi.
Su kemerleri, maksemler, su terazileri, çeşmeler ve sebiller büyük bir altyapı sisteminin parçalarıydı.
Ebubekir Paşa’nın yaptırdığı yapı topluluğunda su sisteminin bulunması tesadüf değildir.
Çünkü Osmanlı vakıf anlayışında su vermek en büyük hayırlardan biri kabul edilirdi.
Bir insan mektepte bilgiye ulaşırken hemen yanında çeşmeden su içebilirdi.
Bu aslında medeniyetin iki temel ihtiyacının yan yana getirilmesiydi:
Bilgi ve su.
Biri insanın zihnini besler.
Diğeri bedenini.
Vakıf Sistemi: Devlet ile Toplum Arasında Bir Köprü
Ebubekir Paşa Mektebi aynı zamanda Osmanlı vakıf sisteminin nasıl çalıştığını anlamak açısından da önemlidir.
Vakıf sistemi devlet bütçesinden bağımsız olarak toplumsal hizmetlerin sürdürülebilmesini sağlayan son derece gelişmiş bir mekanizmaydı.
Bir kişi malının veya gelirinin bir bölümünü vakfederdi.
O gelirle okul çalışırdı.
Çeşme tamir edilirdi.
Öğretmenin ücreti ödenirdi.
Yapının bakımı yapılırdı.
Fakir öğrencilere yardım edilirdi.
Bu nedenle tarihî yapının altındaki dükkânların da gelir getirici vakıf unsurları olarak değerlendirilmiş olması ihtimal dahilindedir.
Bu model aslında bugünün sosyal girişimcilik ve sürdürülebilir finans anlayışına oldukça benzeyen bir sistemdir.
Medeniyet yalnızca bina inşa etmiyordu.
O binanın üç yüz yıl ayakta kalabilmesi için ekonomik mekanizma da kuruyordu.
Aksaray’ın Kayıp Hafızası
Aksaray ve çevresi İstanbul’un tarihî dokusunun en fazla değişime uğradığı bölgelerden biridir.
Özellikle 20. yüzyıldaki büyük yol açma ve genişletme çalışmaları sırasında pek çok tarihî yapı ya tamamen yok olmuş ya da çevresinden koparılmıştır.
Bugün Millet Caddesi boyunca ilerlediğinizde aslında kaybolmuş bir İstanbul’un izleri arasında yürürsünüz.
Bir zamanlar mahallelerin bulunduğu yerlerden geniş yollar geçmektedir.
Bazı çeşmeler kaybolmuştur.
Bazı hazireler küçülmüştür.
Bazı yapılar ise adeta küçük tarih adaları halinde günümüze ulaşmıştır.
Ebubekir Paşa Mektebi ve Haziresi de bu değişimin ortasında ayakta kalabilmiş değerli örneklerden biridir.
Bu nedenle burayı korumak yalnızca bir binayı korumak değildir.
Eski İstanbul’un kalan parçalarından birini korumaktır.
Tarihî Yapılar Müzeye Dönüşmek Zorunda Değildir
Tarihî eserlerin korunması konusunda sık yapılan hatalardan biri, onları tamamen hayattan koparmaktır.
Elbette bazı yapılar müze olmalıdır.
Fakat bazı yapılar, tarihî kimliklerine zarar vermeden toplumsal hayatta kullanılmaya devam edebilir.
Aslında tarih boyunca vakıf yapılarının temel amacı da budur.
İnsanla yaşayan yapılar olmaları.
Bugün Ebubekir Paşa Mektebi’nin bir sivil toplum kuruluşu tarafından kullanılıyor olması bu açıdan anlamlıdır.
BULTÜRK Derneği gibi toplum, kültür, tarih ve hafıza alanında çalışmalar yapan bir kuruluşun böyle tarihî bir mekânda faaliyet göstermesi, mekân ile misyon arasında doğal bir bağ kurulmasına imkân vermektedir.
Ancak burada önemli bir sorumluluk da ortaya çıkar:
Bu bina yalnızca kullanılmamalı, aynı zamanda korunmalı, tanıtılmalı ve gelecek nesillere aktarılmalıdır.
BULTÜRK ve BGSAM İçin Bir Tarih ve Kültür Merkezi Olabilir
Burası aynı zamanda BGSAM Bulgaristan Stratejik Araştırmalar Merkezi olarak da kullanılmaktadır.
Ebubekir Paşa Mektebi’nin geleceği konusunda daha büyük düşünmek mümkündür.
Burası yalnızca dernek merkezi olarak değil, küçük fakat güçlü bir tarih, kültür ve hafıza merkezi haline getirilebilir.
Bulgaristan Türklerinin tarihi…
Balkanlardan Anadolu’ya göçler…
Osmanlı Balkan şehirleri…
İstanbul’daki Balkan muhacirleri…
Türk kültürü…
Vakıf medeniyeti…
Osmanlı eğitim sistemi…
Aksaray’ın tarihi…
Bütün bu konular burada düzenlenecek konferanslar, sergiler, kitap tanıtımları ve kültür toplantılarıyla yaşatılabilir.
Böylece yaklaşık üç yüz yıl önce çocukların eğitim gördüğü bir mektep, üç yüz yıl sonra yeniden bilgi üreten bir mekâna dönüşmüş olur.
Bir zamanlar çocuklara harf öğreten bina, bugün topluma tarih anlatabilir.
Bundan daha anlamlı bir devamlılık düşünülebilir mi?
Hazire Araştırılmalı ve Belgelenmeli
Bence yapılması gereken önemli çalışmalardan biri de Ebubekir Paşa Haziresi’nin ayrıntılı şekilde belgelenmesidir.
Hazirede bulunan bütün mezar taşları tek tek incelenmeli;
isimler,
tarihler,
unvanlar,
meslekler,
aile ilişkileri,
kitabeler
ve mezar taşı sanatları kayıt altına alınmalıdır.
Bunlar profesyonel fotoğraflarla belgelenerek dijital arşiv oluşturulabilir.
Sonrasında “Ebubekir Paşa Haziresi ve Aksaray’ın Hafızası” adıyla bir kitap veya katalog hazırlanabilir.
Bu çalışma yalnızca tarihçiler için değil, İstanbul’un şehir hafızası açısından da kıymetli olacaktır.
Çünkü kayda geçirilmemiş her mezar taşı, kaybolma riski taşıyan bir tarih belgesidir.
Bir Hafıza Rotasının Başlangıcı
Ebubekir Paşa Mektebi’nin bulunduğu coğrafya İstanbul’un önemli tarihî eserleriyle çevrilidir.
Pertevniyal Valide Sultan Camii…
Muratpaşa Camii…
Aksaray’ın eski mahalleleri…
Çeşmeler…
Hazireler…
Vakıf yapıları…
Bütün bunlar birlikte düşünüldüğünde bölgede küçük bir Aksaray Tarih ve Medeniyet Rotası oluşturulabilir.
İnsanlar yalnızca büyük turistik yapılara değil, İstanbul’un mahalle tarihine de yönlendirilebilir.
Çünkü İstanbul’u anlamak için yalnızca Ayasofya’ya, Topkapı Sarayı’na veya Sultanahmet’e bakmak yetmez.
Gerçek İstanbul biraz da mahalle aralarında saklıdır.
Bir çeşmenin kitabesinde…
Bir hazirenin mezar taşında…
Bir sıbyan mektebinin kapısında…
Şehirler Binalarla Değil Hafızayla Yaşar
Modern şehircilik çoğu zaman “yeniyi yapmak” üzerinden konuşuluyor.
Daha büyük yollar…
Daha yüksek binalar…
Daha büyük meydanlar…
Fakat gerçek şehircilik yalnızca yeni yapmak değildir.
Eskiyi anlayarak geleceği kurmaktır.
Çünkü hafızasını kaybeden şehir kimliğini de kaybeder.
İstanbul’un en büyük zenginliği ise tam olarak budur:
Binlerce yıllık hafızanın aynı sokakta yan yana durabilmesi.
Ebubekir Paşa Mektebi ve Haziresi de bu hafızanın küçük fakat son derece kıymetli bir parçasıdır.
Üç Yüz Yıllık Bir Emanet
1724 yılında Ebubekir Paşa tarafından yaptırılan bu eser bugün hâlâ İstanbul’un kalbinde duruyor.
Üç yüz yıl…
Kaç nesil geçti?
Kaç padişah geçti?
Kaç savaş yaşandı?
Kaç devlet adamı geldi geçti?
Kaç defa İstanbul değişti?
Ama mektep hâlâ orada.
Hazire hâlâ orada.
Çeşmeler hâlâ orada.
Bu bize şunu göstermektedir:
İnsan fanidir, eser kalıcıdır.
Bugün bize düşen görev, geçmişten kalan bu emaneti yalnızca seyretmek değildir.
Onu anlamak…
Korumak…
Belgelemek…
Anlatmak…
Ve gelecek nesillere teslim etmektir.
Belki Ebubekir Paşa üç yüz yıl önce bu mektebi yaptırırken bugünleri düşünmedi.
Ama yaptığı hayır onu üç asır sonra bile İstanbul’un hafızasında yaşatıyor.
Biz de bugün yaptığımız işlere aynı soruyla bakmalıyız:
Bizden üç yüz yıl sonra ne kalacak?
İşte Ebubekir Paşa Mektebi’nin taş duvarlarının bize sorduğu asıl soru budur.
