Tramvay 83’ten Sveta Nedelya’ya, devlet meydanlarından Sofya Heykeli’ne
Arzu ÜNAL’ın kaleminden
Bazı şehirler gezilir, bazı şehirler seyredilir; bazı şehirler ise adım adım okunur.
Sofya benim için üçüncüsü oldu.
Balkanların kalbinde yürürken yalnızca Bulgaristan’ın bugünkü başkentini görmedim. Bir sokağın altında antik Serdica’yı, başka bir meydanda Osmanlı asırlarını, bir kilisenin duvarlarında Bulgar tarihinin acı sayfalarını, büyük devlet binalarında 20. yüzyılın siyasi dönüşümlerini gördüm.
Çektiğimiz her fotoğraf sanki farklı bir Sofya’yı anlatıyordu.
Birinde yeşil bir tramvay…
Birinde görkemli bir kilise…
Birinde devletin ağır mimarisi…
Bir diğerinde şehrin üzerinde yükselen kadın figürü…
Fotoğrafları yan yana koyunca fark ettim:
Bunlar dört ayrı fotoğraf değil; Sofya’nın dört ayrı zamanıdır.
İLK DURAK: 83 NUMARALI TRAMVAY — HAREKET ETMEYEN AMA TARİHİ TAŞIYAN ARAÇ
Yeşil Tramvay 83’ün basamağında durduğumda önce hoş bir nostalji hissettim.
Üzerinde büyük harflerle “TOURIST CENTRE”, gövdesinde “VISIT SOFIA” yazıyor.
Fakat hikâyesini araştırınca bu tramvayın bir dekor olmadığını gördüm.
Sofya Turizm İdaresi’nin verdiği bilgiye göre MAN-Siemens tipi bu tramvaylar 36 yılı aşkın süre başkentin ulaşım hayatının parçası olmuş. 83 numaralı araç daha sonra hizmet aracı olarak kullanılmış, 2015’te restore edilmiş ve Aralık 2024’te Banski Meydanı’nda sabit Turist Bilgilendirme Merkezi olarak açılmıştır.
İşte bana göre medeniyet anlayışı biraz da burada başlıyor.
Eski olanı hemen atmak yerine ona yeni bir görev verebilmek…
Geçmişi müzeye kilitlemek yerine bugünün insanıyla buluşturabilmek…
Tramvay artık raylarda yolcu taşımıyor.
Ama şimdi başka bir şey taşıyor:
Sofya’nın hafızasını.
Ben o basamaktan inerken sanki bir tramvaydan değil, geçmişten bugüne uzanan küçük bir zaman makinesinden iniyordum.
SVETA NEDELYA: GÜZELLİĞİN ARKASINDA ACI BİR TARİH
İkinci fotoğrafımızdaki büyük kubbeli yapı, Sofya Metropolitliği’nin katedrali olan Sveta Nedelya Kilisesi.
Bugünkü görüntüsü insana ihtişam ve huzur veriyor.
Fakat bu yapının geçmişi çok daha karmaşık.
Sofya’nın resmî turizm kaynağına göre buradaki kilisenin ilk dönemleri tam olarak bilinmemekle birlikte geçmişi Orta Çağ’a uzanıyor; yapı uzun süre ahşap olarak varlığını sürdürmüş. 19. yüzyılda yeniden inşa edilmiş, sonraki dönemlerde önemli değişiklikler geçirmiştir. (Visit Sofia)
Fakat kiliseyi Bulgaristan tarihinin en çarpıcı mekânlarından biri yapan olay 16 Nisan 1925’teki bombalı saldırıdır. Patlama yapıya ağır zarar vermiş ve çok sayıda insanın ölümüne yol açmıştır. Kilise daha sonra yeniden inşa edilerek 1930’ların başında bugünkü merkezi kubbeli görünümüne büyük ölçüde kavuşmuştur. (Visit Sofia)
Fotoğrafın önünde durduğumda bunların hepsini aynı anda göremiyorsunuz.
Karşınızda sadece güzel bir yapı var.
İşte tarih bilgisi bunun için önemli.
Göz binayı görür; bilgi binanın hafızasını gösterir.
BİR MEYDANIN ALTINDA BAŞKA BİR ŞEHİR
Sveta Nedelya çevresinde yürürken insanın fark etmesi gereken başka bir gerçek daha var.
Bugünkü Sofya’nın altında eski Serdica yatıyor.
Resmî şehir rehberinde Sveta Nedelya Meydanı’nın antik dönemde kentin merkezinde bulunduğu ve Roma şehrinin iki ana ekseninin kesiştiği bölgeyle bağlantılı olduğu belirtiliyor.
Bu nedenle Sofya’nın merkezinde yürümek bana hep tuhaf bir duygu verdi.
Ayağınız 21. yüzyılın kaldırımında.
Ama birkaç metre aşağınızda Roma.
Biraz ileride Osmanlı.
Karşınızda modern Bulgaristan.
Başınızı kaldırdığınızda ise Avrupa başkentlerinden biri…
Sofya’nın gerçek ihtişamı belki de tam burada yatıyor: Katmanlarında.
DEVLETİN MİMARİSİ: “NARODNO SABRANIE”
Üçüncü fotoğrafta karşımıza bambaşka bir Sofya çıkıyor.
Binanın cephesindeki Bulgarca “НАРОДНО СЪБРАНИЕ”, yani “Ulusal Meclis” yazısı hemen dikkati çekiyor.
Burada küçük ama önemli bir tarih ayrımı yapmak gerekiyor: Fotoğraftaki yapı, eski klasik parlamento binası değil; bugün parlamento tarafından kullanılan, eski Bulgar Komünist Partisi merkez binası olarak da bilinen büyük Largo yapısıdır. Bulgaristan Parlamentosu’nun tarihçesi, 1991’den itibaren Knyaz Alexander I Meydanı 1’deki bu ikinci binanın da Meclis tarafından kullanıldığını kaydediyor. Buna karşılık tarihî parlamento binası 1884-1886’da Konstantin Yovanoviç’in projesiyle neorönesans üslubunda yapılmıştır.
Bu ayrıntı aslında Sofya’nın yakın tarihini anlamak açısından çok anlamlı.
Çünkü aynı yapı farklı siyasi dönemlerde farklı anlamlar taşıyabiliyor.
Rejim değişiyor.
Devlet sistemi değişiyor.
Tabelalar değişiyor.
Fakat bina kalıyor.
Taş bazen insanlardan daha uzun süre hafıza taşıyor.
BİR BİNANIN ÖNÜNDE DEĞİL, BULGARİSTAN’IN DÖNÜŞÜMÜNÜN ÖNÜNDE
O meydanda durduğumda sadece Bulgar siyasetinin bugünkü kurumlarını düşünmedim.
1879’daki Tırnovo Anayasası’ndan monarşi dönemine, sosyalist Bulgaristan’dan 1989 sonrasındaki demokratik dönüşüme kadar uzanan büyük siyasi değişimi düşündüm.
Bugünkü Bulgaristan Parlamentosu’nun işleyişi 1991 Anayasası çerçevesinde şekilleniyor; parlamento tarihçesi de 1989 sonrasındaki dönüşüm ile 1990-1991 Büyük Millet Meclisi dönemini ülkenin anayasal geçişinin önemli aşamaları olarak kaydediyor.
Bir gezi yazarı için bunun anlamı şudur:
Şehirleri yalnızca güzel binalarla anlatırsanız eksik anlatırsınız.
Çünkü bazı binalar mimariden daha fazlasıdır.
Bir milletin geçirdiği rejimleri, kırılmaları ve yeniden kuruluşları sessizce taşırlar.
ŞEHRİN ÜZERİNDE YÜKSELEN SOFYA
Ve sonra Sofya Heykeli…
Şehrin yoğun trafiğinin ortasında, yüksek sütunun üzerinde yükselen kadın figürü uzaktan bile dikkat çekiyor.
Bu heykel sandığımız kadar eski değil.
Resmî Sofya turizm kaynaklarına göre heykeltıraş Georgi Chapkanov tarafından yeni milenyum dolayısıyla tasarlanan eser, 2000 yılından beri şehrin merkezindeki bu noktada bulunuyor. Figürün başındaki taç bir kaleyi çağrıştırıyor; bir elinde defne çelengi, diğerinde ise bilgeliği simgeleyen baykuş bulunuyor.
Beni asıl etkileyen ise heykelin bulunduğu yer oldu.
Çünkü hemen çevresinde Serdica metro istasyonları, Sveta Petka Samardzhiyska Kilisesi, Sveta Nedelya, Sofya Sinagogu, Banya Başı Camii ve St. Joseph Katolik Katedrali gibi farklı dönem ve inançlara ait yapılar bulunuyor.
Bir tek kavşakta ne kadar çok tarih!
SOFYA’NIN BANA ANLATTIĞI: AYNI MEYDANDA FARKLI MEDENİYETLER
İşte burada gezi benim için turistik olmaktan çıktı.
Banya Başı Camii’ni gördüğümde Osmanlı Sofya’sını düşündüm.
Sveta Nedelya’nın önünde Bulgar Ortodoks tarihini…
Serdica’nın izlerinde Roma’yı…
Devlet binalarında sosyalist dönemi ve sonrasındaki dönüşümü…
Sofya Heykeli’nin altında ise 21. yüzyıl başkentini…
Bunlardan herhangi birini çıkarırsanız Sofya’yı eksik anlatmış olursunuz.
Çünkü şehirlerin hafızası bizim hoşumuza giden dönemlerden ibaret değildir.
Gerçek tarih, bütün katmanlarıyla tarihtir.
BİR TÜRK’ÜN GÖZÜYLE SOFYA
Elbette Sofya sokaklarında dolaşırken benim gözlerim Osmanlı izlerini ayrıca aradı.
Bir minare gördüğümde durdum.
Eski hamamların bulunduğu bölgeye baktım.
Banya Başı Camii’nin çevresini düşündüm.
Yüzyıllar boyunca burada yaşayan Müslümanların, Türklerin ve diğer toplulukların bıraktıkları izleri anlamaya çalıştım.
Fakat bu seyahat bana başka bir şeyi daha hatırlattı:
Balkanları tanımak yalnızca kendi izimizi aramak değildir; birlikte yaşadığımız halkların izlerini de okuyabilmektir.
Komşunuzu anlamadan Balkanları anlayamazsınız.
Onun acısını bilmeden kendi acınızı doğru anlatamazsınız.
Onun hafızasını dinlemeden ortak bir gelecek kuramazsınız.
FOTOĞRAFLARDA BEN VARIM, ARKAMDA İSE YÜZYILLAR
Bugün bu fotoğraflara yeniden baktığımda kendimi değil, arkamdaki zamanı görüyorum.
Tramvayın basamağındaki fotoğraf bana değişimi anlatıyor.
Sveta Nedelya’nın önündeki fotoğraf acıdan sonra yeniden ayağa kalkmayı…
Devlet binasının önündeki kare Bulgaristan’ın siyasi dönüşümünü…
Sofya Heykeli’nin önündeki görüntü ise eski Serdica’dan modern Avrupa başkentine uzanan devamlılığı düşündürüyor.
İnsan bir seyahatten kaç fotoğrafla döndüğünü sayabilir.
Ama kaç düşünceyle döndüğünü sayamaz.
Ben Sofya’dan sadece fotoğraflarla dönmedim.
Sorularla, hatıralarla ve Balkanların geleceğine dair düşüncelerle döndüm.
BALKANLAR BİZİM İÇİN UZAK BİR COĞRAFYA DEĞİLDİR
Sofya’dan ayrılırken zihnimde şu düşünce vardı:
Balkanları yalnızca savaşlarla anlatmamalıyız.
Göçlerle de sınırlamamalıyız.
Balkanlarda acı vardır; bunu inkâr edemeyiz.
Ama Balkanlarda aynı zamanda mimari vardır, ticaret vardır, müzik vardır, komşuluk vardır, ortak kelimeler vardır, yemekler vardır, çeşmeler, köprüler, ibadethaneler ve birbirine dokunmuş insan hikâyeleri vardır.
Balkanlar sadece geçmiş değildir.
Bugündür ve gelecektir.
Türkiye ile Bulgaristan birbirinin tarihinden kaçabilecek iki ülke değildir. Coğrafya bizi komşu yapmıştır; yüzyıllar ise toplumlarımızın hikâyelerini birbirine bağlamıştır.
Bu nedenle geçmişi bilmek, gelecekte birbirimizi daha doğru anlayabilmenin anahtarıdır.
SOFYA’DAN AYRILIRKEN…
Akşam gökyüzü Sofya’nın üzerinde ağır ağır renk değiştirirken son kez geriye baktım.
Tramvay 83 yerinde duruyordu.
Kiliselerin kubbeleri şehrin siluetine karışıyordu.
Sofya Heykeli meydanın üzerinde yükseliyordu.
Devlet binalarında ışıklar yanmaya başlıyordu.
İnsanlar işlerinden çıkıyor, araçlar kavşaklardan geçiyor, şehir günlük hayatına devam ediyordu.
Tarih ise bütün bu hareketin ortasında sessizce duruyordu.
Ve o anda Sofya’nın bana söylediği cümleyi duyar gibi oldum:
“Beni yalnızca bugünkü hâlimle görme.
Altımdaki Serdica’yı, kubbelerimi, minarelerimi, meydanlarımı, acılarımı ve değişimlerimi de gör. Çünkü ben bütün bunların toplamıyım.”
Ben de Sofya’dan işte bu duyguyla ayrıldım.
Bir başkent görmüş olarak değil;
Balkanların hafızasında birkaç sayfa daha okumuş olarak…
Arzu ÜNAL
Balkanların Kalbinden – Sofya Gezi Notları




