1071’den 1922’ye: Anadolu’yu Vatan Yapan İrade

Arzu ÜNAL

Tarihin bazı tarihleri vardır; yalnızca takvim yapraklarında kalmaz. Bir milletin hafızasına kazınır, karakterine dönüşür, gelecek nesillere istikamet verir.

26 Ağustos 1071 Malazgirt Zaferi ile 26 Ağustos 1922’de başlayan Büyük Taarruz, birbirinden 851 yıl uzakta iki askerî hadise değildir. Biri Anadolu’nun kapısını Türk milletine açmış, diğeri o vatanın sonsuza kadar Türk milletinin iradesinde kalacağını bütün dünyaya ilan etmiştir. Aralarında asırlar vardır; fakat taşıdıkları ruh aynıdır:

Bağımsız yaşama iradesi.
Vatanı terk etmeme kararlılığı.
Esareti kabul etmeyen millet şuuru.

Bu yüzden 1071’i anlamadan 1922’yi, 1922’yi anlamadan da Cumhuriyet’in kuruluş felsefesini tam olarak anlamak mümkün değildir.

MALAZGİRT: BİR SAVAŞTAN DAHA FAZLASI

26 Ağustos 1071’de Sultan Alparslan’ın komutasındaki Selçuklu ordusu ile Bizans İmparatoru Romanos Diogenes’in ordusu Malazgirt Ovası’nda karşı karşıya geldi. Malazgirt Zaferi’nin büyüklüğü yalnızca Bizans ordusunun yenilmesi değildir.

Asıl büyük sonuç, Anadolu’nun siyasi ve demografik yapısının değişmeye başlamasıdır.

Türk boylarının Anadolu’ya yerleşme süreci hızlandı. Anadolu’nun farklı bölgelerinde yeni siyasi yapılar kuruldu. Türk-İslam medeniyetinin şehirleri, yolları, kervansarayları, medreseleri, köprüleri ve vakıfları Anadolu’nun çehresini değiştirmeye başladı.

Malazgirt bir kapının açılmasıydı. Ancak o kapıdan geçenler yalnızca askerler değildi.

O kapıdan; çiftçiler, zanaatkârlar, âlimler, dervişler, tüccarlar, aileler ve yeni bir medeniyet anlayışı geçti.

Anadolu böylece yalnızca fethedilmiş bir toprak değil, yurt edinilmiş bir coğrafya hâline geldi.

VATAN TOPRAKLA DEĞİL, HAFIZAYLA KURULUR

Bir toprak parçasının vatana dönüşmesi için yalnızca üzerinde savaşmak yetmez.

Oraya kök salmanız gerekir.

Mezarlarınızın orada olması gerekir.
Çocuklarınızın orada doğması gerekir.
Camilerinizin, çeşmelerinizin, köprülerinizin, hanlarınızın yükselmesi gerekir.

Türk milletinin Anadolu hikâyesi tam olarak böyle gelişti.

Malazgirt’ten sonra Anadolu’nun her köşesinde yeni bir medeniyet şekillenmeye başladı.

Selçuklu’dan Osmanlı’ya uzanan yaklaşık dokuz asırlık tarih içinde Anadolu, Türk milletinin siyasi merkezi ve medeniyet havzası hâline geldi. Bu yüzden 1919’a gelindiğinde mesele artık sıradan bir toprak savunması değildi.

Mesele, yüzyıllardır vatan olmuş bir coğrafyanın kaybedilip kaybedilmeyeceğiydi.

1919: ANADOLU İKİNCİ KEZ SINANDI

Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Osmanlı Devleti fiilen dağılmış, Anadolu’nun çeşitli bölgeleri işgal edilmişti.

İstanbul işgal altındaydı. İzmir’e Yunan ordusu çıkmıştı. Anadolu’nun farklı bölgeleri paylaşılmak isteniyordu.

Dönemin büyük devletleri Türk milletinin siyasi geleceğinin sona erdiğini düşünüyordu.

Ancak gözden kaçırdıkları bir şey vardı: Anadolu sadece bir devletin toprağı değildi.

Anadolu artık bir milletin hafızasıydı.

İşte Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a çıkışıyla başlayan Millî Mücadele bu hafızanın yeniden ayağa kalkmasıdır.

Erzurum’da, Sivas’ta, Ankara’da şekillenen mücadele aslında şu cümlede özetlenebilir:

“Bu millet kendi geleceğini kendisi belirleyecektir.”

26 AĞUSTOS 1922: TARİHİN İKİNCİ BÜYÜK EŞİĞİ

Takvim yine 26 Ağustos’u gösteriyordu.

851 yıl önce Sultan Alparslan’ın ordusu Malazgirt’teydi.

Şimdi Mustafa Kemal Paşa’nın ordusu Kocatepe’deydi.

Sabaha karşı Türk topçusu ateşe başladı.

Büyük Taarruz başlamıştı.

Mustafa Kemal Paşa, Fevzi Çakmak ve İsmet Paşa başta olmak üzere Türk komuta heyeti aylar boyunca son derece gizli ve ayrıntılı bir hazırlık yürütmüştü. Hedef sıradan bir saldırı değildi.

Amaç Yunan ordusunun Anadolu’daki ana kuvvetlerini imha ederek savaşın sonucunu kesin biçimde belirlemekti.

30 Ağustos’ta Başkomutanlık Meydan Muharebesi kazanıldı.

Ardından Mustafa Kemal Paşa tarihe geçen emrini verdi:

“Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri!” Ve Türk ordusu İzmir’e doğru ilerledi.

9 Eylül’de İzmir’in kurtuluşuyla Anadolu’daki işgalin askerî boyutu büyük ölçüde sona erdi.

ALPARSLAN’DAN ATATÜRK’E: AYNI TARİHİN İKİ BÜYÜK İRADESİ

Sultan Alparslan ile Mustafa Kemal Atatürk farklı çağlarda yaşamış iki büyük devlet adamıdır.

Aralarında sekiz buçuk asır vardır.

Devletleri farklıdır.
Dünyaları farklıdır.
Orduları farklıdır.
Savaş teknolojileri farklıdır.

Fakat tarih onları aynı büyük zincirin iki kritik halkasında buluşturmuştur.

Alparslan Anadolu’nun kapısını açmıştır.

Atatürk Anadolu’nun kapısının dışarıdan tekrar kapatılmasına izin vermemiştir.

Bu nedenle 1071 ile 1922 arasında yalnızca tarihsel değil, sembolik bir devamlılık vardır.

Birinde Anadolu’ya giriş vardır. Diğerinde Anadolu’da kalış iradesi.

30 AĞUSTOS SADECE BİR ASKERÎ ZAFER DEĞİLDİR

30 Ağustos’un büyüklüğünü yalnızca cephede kazanılmış bir savaş olarak görmek eksik olur.

Çünkü Büyük Zafer aynı zamanda siyasi bağımsızlığın yolunu açmıştır.

Mudanya Mütarekesi gelmiştir. Ardından Lozan görüşmeleri başlamıştır.

24 Temmuz 1923’te Lozan Antlaşması imzalanmıştır.

Ve nihayet 29 Ekim 1923’te Türkiye Cumhuriyeti ilan edilmiştir.

Dolayısıyla Büyük Taarruz ile Cumhuriyet arasında doğrudan bir tarihî bağ vardır.

Kocatepe’den yükselen irade Ankara’da Cumhuriyet’e dönüşmüştür.

Bu yüzden 30 Ağustos aynı zamanda Cumhuriyet’e giden yolun en önemli kilometre taşlarından biridir.

ZAFERLERLE ÖVÜNMEK YETMEZ, ONLARI ANLAMAK GEREKİR

Bugün asıl mesele geçmişte kazanılan savaşlarla övünmek değildir. Asıl mesele o zaferleri mümkün kılan zihniyeti anlamaktır.

Malazgirt’in mesajı şudur: Cesaret olmadan yeni ufuklar açılamaz.

Büyük Taarruz’un mesajı şudur: Hazırlık olmadan büyük zafer kazanılamaz.

Cumhuriyet’in mesajı ise şudur: Bağımsızlık ancak güçlü kurumlarla korunabilir.

Bu üç mesaj bugün de Türkiye açısından son derece önemlidir.

Çünkü çağ değişmiştir.

Artık savaşlar yalnızca cephelerde yapılmıyor.

Ekonomide yapılıyor.

Teknolojide yapılıyor.

Enerjide yapılıyor.

Siber dünyada yapılıyor.

Uzayda yapılıyor.

Yapay zekâda yapılıyor.

Bilimde yapılıyor.

Bir millet geçmişte topraklarını ordusuyla koruyabiliyordu; bugün bağımsızlığını aynı zamanda teknoloji, ekonomi, enerji, eğitim ve bilgi üretimiyle korumak zorundadır.

BUGÜNÜN MALAZGİRT’İ NEREDEDİR?

Belki bugün kendimize sormamız gereken en önemli soru budur:

Bugünün Malazgirt’i nerededir?

Bugünün Malazgirt’i belki bir savaş meydanı değildir.

Bir üniversite laboratuvarıdır.

Bir savunma sanayii tesisidir.

Bir yapay zekâ merkezidir.

Bir uzay programıdır.

Bir enerji projesidir.

Bir bilim insanının masasındaki araştırmadır.

Bir gencin geliştirdiği yazılımdır.

Çünkü yeni çağda milletlerin sınırları yalnızca askerleriyle değil, bilgi üretme kapasitesiyle korunmaktadır.

GENÇLERE BIRAKMAMIZ GEREKEN ASIL MİRAS

Gençlere yalnızca savaşlarımızı anlatırsak tarihin yarısını öğretmiş oluruz.

Onlara zaferlerin arkasındaki aklı da anlatmalıyız.

Alparslan’ın cesaretini…

Fatih’in stratejisini…

Kanuni’nin devlet anlayışını…

Atatürk’ün bağımsızlık iradesini…

Cumhuriyet’in bilim ve eğitim hedefini…

Çünkü tarih müzelerde saklanmak için değil, geleceği kurmak için okunmalıdır.

Gençlerimize bırakacağımız en büyük miras geçmişteki kavgalarımız değil, gelecekteki hedeflerimiz olmalıdır.

1071’DEN 1922’YE, 1922’DEN 2053’E

Bir milletin büyük hedefleri tarih bilinciyle kurulabilir.

1071 bize Anadolu’nun kapısının nasıl açıldığını anlatıyor.

1453 İstanbul’un nasıl dünya tarihinin merkezlerinden biri hâline geldiğini gösteriyor.

1922 bağımsızlığın nasıl yeniden kazanıldığını anlatıyor.

1923 ise yeni devletin nasıl kurulduğunu gösteriyor.

Şimdi tarih yeni bir soru soruyor:

Türkiye gelecek yüzyılda dünyada nerede duracak?

Bu sorunun cevabı geçmişte değil, bugün vereceğimiz kararlarda gizlidir.

Eğer üretirsek…

Eğer bilimde ilerlersek…

Eğer gençlerimizi iyi yetiştirirsek…

Eğer devlet aklını güçlendirirsek…

Eğer birlik ve beraberliğimizi korursak…

Geçmişin zaferleri yalnızca hatıra olarak kalmaz; geleceğin başarılarının temelini oluşturur.

ZAFERİN ASIL ANLAMI

Malazgirt bize bir vatanın kapısını açtı.

Büyük Taarruz o vatanın teslim edilmeyeceğini gösterdi.

Cumhuriyet ise o vatanın geleceğini millet iradesine emanet etti.

Bugün bize düşen görev ise bu emaneti yalnızca korumak değil, daha ileri taşımaktır.

Çünkü tarih sadece geçmişi anlatmaz.

Tarih aynı zamanda görev verir.

1071’in görevi vatandı.

1922’nin görevi bağımsızlıktı.

1923’ün görevi Cumhuriyet’ti.

Bugünün görevi ise güçlü, üreten, bilimde ilerleyen, kendi teknolojisini geliştiren, dünyada sözü dinlenen bir Türkiye kurmaktır.

Ve belki bütün bu uzun tarih yolculuğunun özeti şu cümlede saklıdır:

Alparslan Anadolu’nun kapısını açtı.
Mustafa Kemal Atatürk o kapının bir daha kapanmamasını sağladı.
Şimdi o kapıdan geleceğe yürüme sırası bizdedir.

Ne mutlu Türk’üm diyene!