Arzu ÜNAL
Fatih Sultan Mehmet’in “İstanbul’u almak zorundayım” noktasına gelmesini yalnızca bir hükümdarın fetih arzusu olarak okumak eksik olur. Genç hükümdarın önünde bir meşruiyet, otorite ve devletin geleceğini belirleme meselesi vardı.
İstanbul onun için yalnızca fethedilecek bir şehir değildi. Osmanlı’nın gelecekte hangi ölçekte bir devlet olacağının cevabıydı.
Bu nedenle İstanbul’un fethi aynı zamanda genç hükümdarın kendi çağının sınırlarını aşmasıydı.
Bugün de Türkiye’nin önünde benzer nitelikte, fakat silahları ve sahası tamamen değişmiş bir soru bulunmaktadır:
Türkiye gelecek yüzyılda başkalarının kurduğu dünya düzeninde kendisine ayrılan yere razı olan bir ülke mi olacak, yoksa kendi kapasitesini geliştirerek masanın kurucularından biri mi olacaktır?
Asıl tartışılması gereken budur.
“YA İSTANBUL’U ALIRIM…” SÖZÜNÜN ARKASINDAKİ DEVLET AKLI
Fatih’e atfedilen meşhur ifade vardır:
“Ya ben İstanbul’u alırım ya İstanbul beni.”
Bu sözü yalnızca kahramanlık cümlesi olarak okumamak gerekir.
Burada bir stratejik zorunluluk vardır.
Çünkü bazen devletlerin karşısına öyle meseleler çıkar ki çözülmediklerinde yıllarca kaynak tüketir, dış müdahaleye kapı açar ve içeride otorite sorununa dönüşürler.
Fatih İstanbul meselesini erteleyebilirdi.
Beş yıl bekleyebilirdi.
On yıl bekleyebilirdi.
Fakat beklemek de bir karardır ve her kararın maliyeti vardır.
Fatih bunu görüyordu.
Devlet adamlığı yalnız doğru işi yapmak değildir; doğru işi doğru zamanda yapabilmektir.
1453’ün en önemli derslerinden biri budur.
BÜYÜK DEVLETLER 360 DERECE BAKAR
Paylaştığınız konuşmada dikkat çekilen önemli kavramlardan biri de Türkiye’nin dünyaya “360 derece” bakması gerektiği düşüncesidir.
Bu yaklaşım doğru anlaşılmalıdır.
360 derece dış politika, herkese karşı olmak değildir.
Herkesle ittifak kurmak da değildir.
Asıl anlamı şudur:
Türkiye dünyayı tek bir başkentten okumamalıdır.
Washington’u görecektir.
Brüksel’i görecektir.
Moskova’yı görecektir.
Pekin’i görecektir.
Londra’yı görecektir.
Ama aynı zamanda Bakü’yü, Astana’yı, Taşkent’i, Bişkek’i, Saraybosna’yı, Üsküp’ü, Sofya’yı, Bağdat’ı, Doha’yı ve Afrika’nın yükselen merkezlerini de okuyacaktır.
Çünkü dünya artık tek merkezli değildir.
Türkiye’nin coğrafyası bunu zaten zorunlu kılmaktadır.
Türkiye aynı anda Balkan ülkesidir.
Karadeniz ülkesidir.
Kafkasya ülkesidir.
Akdeniz ülkesidir.
Ortadoğu ülkesidir.
Ve Türk dünyasının batıya açılan en önemli kapılarından biridir.
Böyle bir devletin dünyaya tek pencereden bakması mümkün değildir.
TÜRK DÜNYASINI HATIRLAMAK YETMEZ,
ONU BİR SİSTEME DÖNÜŞTÜRMEK GEREKİR
Konuşmada Türk tarihinin büyük dönemlerini hatırlama çağrısı yapılıyor.
Tarihî özgüven önemlidir.
Ancak burada çok önemli bir ayrım yapmalıyız:
Geçmişte büyük olmak, gelecekte büyük olacağımızın garantisi değildir.
Tarih miras bırakır.
Ama gelecek inşa ister.
Bugün Türk dünyasının önündeki asıl mesele, ortak geçmişi tekrar tekrar anlatmaktan ziyade ortak geleceği kurabilmektir.
Türkiye, Azerbaycan, Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan, Türkmenistan ve Türk dünyasının diğer toplulukları arasında artık yalnız kültür konuşulmamalıdır.
Üniversiteler birbirine bağlanmalıdır.
Ortak araştırma merkezleri kurulmalıdır.
Öğrenci hareketliliği artırılmalıdır.
Demiryolları ve lojistik koridorları bütünleştirilmelidir.
Enerji ağları birbirine bağlanmalıdır.
Ortak yatırım fonları geliştirilmelidir.
Yapay zekâ, savunma teknolojileri, uzay, tarım ve su güvenliği alanlarında ortak araştırma programları kurulmalıdır.
İşte o zaman Türk dünyası bir hatıradan stratejik bir geleceğe dönüşür.
TARİH ÖZGÜVEN VERMELİ, TARİH SARHOŞLUĞU DEĞİL
Burada özellikle gençlere bir şey söylemek gerekiyor.
Tarihimizle gurur duyalım.
Fatih’i öğrenelim.
Atatürk’ü öğrenelim.
Orta Asya’yı öğrenelim.
Selçukluyu, Osmanlıyı, Cumhuriyet’i öğrenelim.
Balkanları, Kafkasya’yı, Türkistan’ı öğrenelim.
Fakat tarihi kendimizi başkalarından üstün görmek için değil, daha büyük sorumluluk almak için okuyalım.
Çünkü tarihî özgüven başka şeydir, tarihî romantizm başka şeydir.
“Dedelerimiz yaptı” demek kolaydır.
Asıl soru şudur:
Biz ne yapıyoruz?
Fatih 21 yaşında İstanbul’un karşısına çıktığında “atalarımız büyük işler yaptı” diyerek beklemedi.
Kendi çağının problemini çözdü.
Bugünün Türk gençliğinin görevi de budur.
BUGÜNÜN İSTANBUL’U NEDİR?
Belki de gençlere sorulması gereken en önemli soru budur:
Sizin fethedeceğiniz İstanbul neresi?
Artık surlara merdiven dayamayacağız.
Bugünün surları başka.
Yapay zekâ bir surdur.
Çip teknolojisi bir surdur.
Uzay bir surdur.
Kuantum teknolojileri bir surdur.
Enerji bağımsızlığı bir surdur.
Biyoteknoloji bir surdur.
Siber güvenlik bir surdur.
İleri malzeme teknolojileri bir surdur.
Deniz teknolojileri bir surdur.
Gıda ve su güvenliği bir surdur.
Ve hepsinin üzerinde eğitim vardır.
1453’te İstanbul’un surlarını aşamayan devlet imparatorluk merkezine ulaşamazdı.
- yüzyılda teknoloji surlarını aşamayan devlet de tam bağımsızlığını korumakta zorlanacaktır.
“DEVLETE DÖNÜN” DEMEK NE ANLAMA GELMELİ?
Paylaşılan konuşmanın önemli bölümlerinden birinde “partiye değil, kişiye değil, devlete bakın” düşüncesi öne çıkıyor.
Bu yaklaşımın demokratik bir hukuk devletinde doğru karşılığı, kişilerin ve partilerin üstünde kurumların, hukukun ve kamu yararının bulunmasıdır.
Devlet bir parti değildir.
Devlet bir kişi değildir.
Hükümetler değişir.
Bakanlar değişir.
Cumhurbaşkanları değişir.
Milletvekilleri değişir.
Ama devletin kurumları ve milletin ortak geleceği devam eder.
Dolayısıyla devlet sevgisi, yöneticilere sorgusuz bağlılık değildir.
Tam tersine:
Devlet sevgisi liyakati savunmaktır.
Adaleti savunmaktır.
Kamu malını korumaktır.
Görevini hakkıyla yapmaktır.
Hukukun üstünlüğünü korumaktır.
Çünkü güçlü devlet, güçlü kişilerden önce güçlü kurumlarla mümkündür.
“İŞİNİ EN İYİ YAP” ÇAĞRISI BELKİ DE EN ÖNEMLİSİ
Konuşmanın son bölümünde çok sade ama çok güçlü bir mesaj bulunuyor:
Kendi görevinizi yapın.
İşinizi en iyi şekilde yapın.
Çocuğunuzu iyi yetiştirin.
Ailenize sahip çıkın.
Bu düşünce küçümsenmemelidir.
Çünkü devlet yalnız Ankara’daki binalardan oluşmaz.
Devlet öğretmenin sınıfta verdiği eğitimdir.
Doktorun hastasına gösterdiği özendir.
Mühendisin yaptığı köprüdür.
İşçinin sağlam sıktığı vidadır.
Çiftçinin ürettiği buğdaydır.
Hakimin verdiği adil karardır.
Polisin koruduğu huzurdur.
Askerin tuttuğu nöbettir.
Bilim insanının laboratuvarda geçirdiği gecedir.
Ve anne babanın yetiştirdiği ahlaklı, eğitimli çocuktur.
Bir milletin büyük stratejisi milyonlarca insanın küçük görevlerini doğru yapmasıyla gerçekleşir.
2053’E GİDEN YOL 2026’DAN GEÇİYOR
2053 demek kolaydır.
2071 demek de kolaydır.
Fakat büyük tarihler takvim yapraklarına yazılarak gerçekleşmez.
2053’te güçlü Türkiye istiyorsak 2026’da ne yaptığımızı konuşmalıyız.
Bugün anaokuluna başlayan çocuk 2053 Türkiye’sinin yetişkin insanı olacaktır.
Bugün üniversiteye giren gençler 2053 Türkiye’sinin bilim insanları, diplomatları, girişimcileri, komutanları, öğretmenleri ve yöneticileri olacaktır.
O halde 2053 projesinin başlangıç noktası aslında bugünün eğitim sistemidir.
Türkiye’nin 2053 stratejisi yalnız otoyol, köprü, havaalanı veya savunma sanayii projesi olamaz.
İnsan projesi olmak zorundadır.
Bilim insanı yetiştirme projesi olmak zorundadır.
Gençlerin dünyayla rekabet edebileceği eğitim projesi olmak zorundadır.
YENİ FETİH: TOPRAK DEĞİL, KAPASİTE
- yüzyılın büyük devlet anlayışını doğru kurmak zorundayız.
Bugünün büyük devleti başka ülkelerin toprağını ele geçiren değil;
bilgi üreten,
teknoloji geliştiren,
yüksek katma değer ihraç eden,
diplomasi kurabilen,
kültürel çekim oluşturabilen,
krizlerde arabuluculuk yapabilen,
enerji yollarında söz sahibi olan,
gençlerini dünyanın en iyi üniversiteleriyle rekabet ettirebilen,
adaleti ve kurumları güçlü devlettir.
Dolayısıyla yeni fetih anlayışımız da değişmelidir:
Toprak değil pazar fethedeceğiz.
Şehir değil teknoloji fethedeceğiz.
Sınır değil bilim aşacağız.
Ülke değil gönül kazanacağız.
FATİH’İN BİZE BIRAKTIĞI ASIL MİRAS
Fatih bize yalnız İstanbul’u bırakmadı.
Bir düşünme biçimi bıraktı:
İmkânsız görünen hedef karşısında hazırlık yap.
Bilgiyi kullan.
Teknolojiyi geliştir.
Rakibini tanı.
Dünyayı oku.
Zamanlamayı doğru yap.
Devlet kapasitesini güçlendir.
Ve hedefini gelecek nesillere göre belirle.
İşte bugün ihtiyacımız olan Fatih budur.
Heykellerde duran değil;
zihnimizde çalışan Fatih.
GEÇMİŞTEN GÜÇ AL, AMA YÜZÜNÜ GELECEĞE DÖN
Türk milletinin büyük bir tarihi vardır.
Fakat milletlerin geleceğini geçmişte kazandıkları savaşlar değil, bugün yetiştirdikleri çocuklar belirler.
Fatih İstanbul’u 1453’te fethetti.
Mustafa Kemal Atatürk ve Millî Mücadele kadroları, yıkılmış bir imparatorluğun ardından bağımsız bir Cumhuriyet kurdu.
Şimdi sıra bugünün neslindedir.
Bizden İstanbul’u yeniden fethetmemiz istenmiyor.
Bizden geleceği fethetmemiz bekleniyor.
Çocuğumuzu iyi yetiştirerek…
İşimizi hakkıyla yaparak…
Bilim üreterek…
Devletin malını kendi malımızdan daha dikkatli koruyarak…
Liyakati savunarak…
Türk dünyasıyla bağlarımızı güçlendirerek…
Dünyayı 360 derece okuyarak…
Ve en önemlisi kendimize güvenerek.
Çünkü 1453’ün bize bıraktığı en büyük ders şudur:
Bir millet önce zihnindeki surları yıkar.
Sonra önündeki surlar aşılabilir hâle gelir.
Ama bu kez hedefimiz İstanbul değildir.
Hedef; bilimde, teknolojide, ekonomide, kültürde, eğitimde ve adalette güçlü bir Türkiye’dir.
1453’ü anlamanın en güzel yolu da Fatih’in yaptığını tekrar etmek değil, onun kendi çağında yaptığı gibi bizim de kendi çağımızın imkânsız görünen hedeflerine yürümemizdir.
Geçmiş bizim kökümüzdür.
Bugün çalışma zamanımızdır.
Gelecek ise çocuklarımıza bırakacağımız emanettir.
