Arzu ÜNAL

Kanuni Sultan Süleyman Han’ı ebediyete irtihalinin 460. yılında yâd ederken, onun yalnızca İstanbul’dan yönetilen büyük bir imparatorluğun hükümdarı olmadığını da hatırlamak gerekir. Kanuni’nin devlet aklında Rumeli, uzak bir sınır coğrafyası değildi.

Rumeli devletin asli merkezlerinden biriydi. Edirne, Filibe, Sofya, Üsküp, Silistre, Rusçuk, Şumnu, Manastır, Selanik, Saraybosna ve daha nice şehir; yalnızca askerî güzergâhlar değil, medeniyet merkezleriydi.

Osmanlı Rumeli’ye yalnızca asker göndermedi.

Mimar gönderdi.

Âlim gönderdi.

Kadılar gönderdi.

Vakıflar kurdu.

Medreseler açtı.

Köprüler yaptı.

Çeşmeler akıttı.

Pazarlar kurdu.

Şehirler inşa etti.

Bugün Türkiye’nin Balkanlar politikasını yeniden düşünürken işte bu tarihî derinliği göz önünde bulundurması gerekir.

RUMELİ BİR HATIRA DEĞİL, STRATEJİK BİR COĞRAFYADIR

Türkiye’de Balkanlar çoğu zaman geçmiş üzerinden konuşuluyor.

Göçler anlatılıyor.

Acılar anlatılıyor.

Kaybedilen topraklar anlatılıyor.

Eski şehirler hatırlanıyor.

Bunların hepsi önemlidir.

Ancak Rumeli yalnızca hatıralarımızdan ibaret değildir.

Bugün Balkanlar;

Avrupa’ya açılan kapımızdır.

Enerji yollarının kesişim alanıdır.

Ticaret koridorudur.

Karadeniz, Adriyatik ve Akdeniz arasında stratejik geçiş bölgesidir.

NATO ve Avrupa Birliği coğrafyasıdır.

Aynı zamanda milyonlarca Müslüman ve Türk’ün yaşadığı bir medeniyet havzasıdır.

Dolayısıyla Türkiye’nin Balkan siyaseti sadece duygusal bağlara değil, uzun vadeli devlet stratejisine dayanmalıdır.

KANUNİ’NİN BALKANLARI BİZE NE ANLATIYOR?

Kanuni döneminde Balkan coğrafyası yalnızca askerî kontrol altında tutulmadı.

Şehirler ekonomik ve sosyal merkezlere dönüştürüldü.

Ticaret yolları güvence altına alındı.

Vakıflarla sosyal sistem kuruldu.

İbadethanelerin yanı sıra eğitim kurumları oluşturuldu.

Köprüler ve yollarla bölgeler birbirine bağlandı.

Bir başka ifadeyle Osmanlı, Balkanlar’da sadece “var” olmadı.

Bir düzen kurdu.

Bugün hiçbir modern devlet geçmişin sistemini aynen kuramaz ve kurmamalıdır.

Fakat geçmişten alınacak çok önemli bir ders vardır:

Kalıcı etki askerî güçten daha çok eğitim, kültür, ekonomi, hukuk, insan ilişkileri ve kurumlarla sağlanır.

Türkiye’nin yeni Rumeli siyaseti de işte bu temel üzerine kurulmalıdır.

BİRİNCİ ADIM: BALKANLAR İÇİN 2053 ANA PLANI HAZIRLANMALIDIR

Türkiye’nin Balkanlarla ilişkileri hükümetlerden, seçimlerden ve günlük siyasi gelişmelerden bağımsız uzun vadeli bir plana bağlanmalıdır.

Bu planın adı açıkça konulabilir:

Türkiye Balkanlar 2053 Strateji Belgesi.

Bu belgede;

Bulgaristan,

Yunanistan,

Kuzey Makedonya,

Kosova,

Bosna-Hersek,

Arnavutluk,

Sırbistan,

Romanya,

Karadağ

ve bölgedeki diğer ülkeler ayrı ayrı ele alınmalıdır.

Her ülke için nüfus,

ekonomi,

eğitim,

Türk ve Müslüman toplulukların durumu,

kültürel miras,

ticaret,

ulaştırma,

enerji,

medya,

diplomasi

ve gençlik alanlarında uzun vadeli hedefler konulmalıdır.

Devlet politikası günü kurtarmak için değil, nesil inşa etmek için yapılmalıdır.

İKİNCİ ADIM: BULGARİSTAN TÜRKLERİ İÇİN YENİ NESİL POLİTİKA

Bulgaristan Türkiye açısından özel bir öneme sahiptir.

Bu ülkede yüz binlerce Türk yaşamaktadır.

Kırcaali’den Deliorman’a, Şumnu’dan Razgrad’a, Silistre’den Filibe’ye kadar geniş bir tarihî ve kültürel saha bulunmaktadır.

Türkiye’nin buradaki politikasının yalnızca seçim dönemlerine sıkışması büyük hata olur.

Bulgaristan Türklerinin meseleleri sadece siyaset değildir.

Eğitimdir.

Ana dildir.

Kültürdür.

Ekonomidir.

Gençlerin geleceğidir.

Köylerin boşalmasıdır.

Tarihî eserlerin korunmasıdır.

Vakıf mallarıdır.

Mezarlıklardır.

Medreselerdir.

Camiler ve türbelerdir.

Bunun için çok daha sistemli bir kültür ve toplum politikası geliştirilmelidir.

ÜÇÜNCÜ ADIM: TÜRK-İSLAM ESERLERİNİN TAM ENVANTERİ ÇIKARILMALIDIR

Balkanlarda yüzlerce yıllık Türk-İslam mirası bulunmaktadır.

Ancak bugün çok sayıda eserin geçmişi, hukuki statüsü veya mevcut durumu yeterince bilinmemektedir.

Bu nedenle Bulgaristan başta olmak üzere bütün Balkanlarda büyük bir envanter çalışması başlatılmalıdır.

Her eser için şu sorular cevaplandırılmalıdır:

Ne zaman yapıldı?

Kim yaptırdı?

Hangi vakfa bağlıydı?

Tapu veya vakfiye kaydı var mı?

Bugün kimin mülkiyetinde?

Ayakta mı?

Yıkılmış mı?

Başka amaçla mı kullanılıyor?

Devletleştirilmiş mi?

İade edilmiş mi?

İade edilmemiş mi?

Restorasyona ihtiyacı var mı?

Bu çalışma sadece tarihçilerle yapılmamalıdır.

Arşiv uzmanları,

mimarlar,

hukukçular,

vakıf uzmanları,

yerel araştırmacılar,

üniversiteler

ve bölge halkı birlikte çalışmalıdır.

DÖRDÜNCÜ ADIM: KAYBEDİLEN VAKIF MALLARI ARAŞTIRILMALIDIR

Osmanlı döneminde Rumeli’de kurulan vakıflar son derece zengindi.

Filibe’de,

Şumnu’da,

Rusçuk’ta,

Silistre’de,

Kırcaali’de,

Razgrad’da

ve daha birçok merkezde geniş vakıf malları bulunuyordu.

Dükkânlar,

hanlar,

hamamlar,

tarım arazileri,

değirmenler,

çeşmeler,

medreseler,

camiler

bu vakıf sisteminin parçalarıydı.

Bugün bu malların önemli bir bölümünün ne olduğu bilinmiyor.

Bazıları kamulaştırıldı.

Bazıları el değiştirdi.

Bazıları yıkıldı.

Bazıları başka yapılara dönüştürüldü.

Bu nedenle Türkiye, Bulgaristan ve ilgili kurumlar arasında akademik ve hukuki temelli bir çalışma yapılmalıdır.

Mesele geçmişi kavga konusu yapmak değil, tarihî hakikati kayıt altına almaktır.

Çünkü kayıt altına alınmayan miras zamanla yok olur.

BEŞİNCİ ADIM: İKİ BÜYÜK TÜRK-İSLAM MEDENİYETİ MÜZESİ KURULMALIDIR

Bulgaristan’da biri kuzeyde, biri güneyde olmak üzere iki büyük Türk-İslam Medeniyeti Müzesi kurulması artık ciddi biçimde düşünülmelidir.

Kuzeyde Deliorman, Şumnu, Razgrad, Silistre ve Rusçuk havzasını temsil edecek bir merkez oluşturulabilir.

Güneyde ise Kırcaali, Filibe ve çevresinin tarihî mirasını kapsayacak ikinci bir merkez düşünülebilir.

Bu müzeler klasik anlamda yalnızca eski eşyaların sergilendiği mekânlar olmamalıdır.

Dijital arşivler bulunmalıdır.

Osmanlı haritaları bulunmalıdır.

Vakıf kayıtları bulunmalıdır.

Mezar taşı örnekleri bulunmalıdır.

Eski fotoğraflar bulunmalıdır.

Mimari maketler bulunmalıdır.

Sözlü tarih kayıtları bulunmalıdır.

Göç hikâyeleri bulunmalıdır.

Eğitim salonları bulunmalıdır.

Genç araştırmacılar için çalışma alanları bulunmalıdır.

Böyle bir proje yalnızca Türkler için değil, Bulgaristan’ın ortak tarihini anlamak isteyen herkes için değerli olacaktır.

ALTINCI ADIM: KIRCAALİ BİR KÜLTÜR VE ARAŞTIRMA MERKEZİNE DÖNÜŞMELİDİR

Kırcaali yalnızca siyasi bir merkez olarak görülmemelidir.

Kırcaali büyük bir kültür hafızasıdır.

Eski Cami,

Kırcaali Türbesi,

Yedi Kızlar Camii,

Şeytan Köprüsü,

eski çeşmeler,

medrese geleneği,

köyler,

mezarlıklar,

eski Türkçe kitabeler

bu hafızanın parçalarıdır.

Bir zamanlar çeşmelerden gürül gürül akan sular, medreselerde yetişen gençler, camilerde toplanan insanlar, şehir hayatının zenginliğini anlatıyordu.

Bugün Kırcaali’de bir Rumeli Türk Kültür ve Araştırma Merkezi kurulmalıdır.

Burada akademik çalışmalar,

dil kursları,

tarih araştırmaları,

gençlik programları,

arşiv çalışmaları

ve kültürel etkinlikler yapılmalıdır.

Kırcaali yalnızca geçmişin şehri değil, geleceğin de kültür merkezi olmalıdır.

YEDİNCİ ADIM: DELİORMAN İLMÎ MİRASI YENİDEN ARAŞTIRILMALIDIR

Deliorman yalnızca coğrafi bir bölge değildir.

Asırlar boyunca güçlü bir dinî, ilmî ve kültürel hayatın merkezi olmuştur.

Şumnu,

Razgrad,

Silistre,

Rusçuk

ve çevresindeki medreseler, camiler, tekkeler ve ulema geleneği araştırılmalıdır.

Burada yetişen müderrisler,

imamlar,

kadılar,

hattatlar,

şairler

ve kanaat önderleri bir biyografik ansiklopedide toplanmalıdır.

Üniversitelerde yüksek lisans ve doktora tezleri teşvik edilmelidir.

Çünkü bir toplum kendi âlimlerini unutursa düşünce tarihinin önemli bir bölümünü kaybeder.

SEKİZİNCİ ADIM: FİLİBE’NİN VAKIF MEDENİYETİ ARAŞTIRILMALIDIR

Filibe, Osmanlı Rumeli’sinin en önemli şehirlerinden biriydi.

Şehrin yalnızca camileri değil, vakıfları, hanları, hamamları, çarşıları ve sosyal yapısı da araştırılmalıdır.

Filibe için özel bir Osmanlı Vakıf Atlası hazırlanabilir.

Eski şehir planları ile bugünkü haritalar karşılaştırılmalıdır.

Hangi eser nerede bulunuyordu?

Hangi vakfa bağlıydı?

Hangi yapı bugün ayaktadır?

Hangisi kayboldu?

Bütün bunlar üç boyutlu dijital haritalarla yeni nesillere gösterilebilir.

Teknoloji tarih hizmetine sokulmalıdır.

DOKUZUNCU ADIM: BALKAN GENÇLİK AKADEMİSİ KURULMALIDIR

Türkiye’nin Balkan politikasında en büyük yatırım gençlere yapılmalıdır.

Her yıl Bulgaristan, Kuzey Makedonya, Kosova, Bosna-Hersek, Yunanistan ve diğer ülkelerden seçilecek gençler için kapsamlı programlar düzenlenmelidir.

Bu gençlere;

Türkçe,

İngilizce,

diplomasi,

uluslararası ilişkiler,

hukuk,

ekonomi,

yapay zekâ,

medya okuryazarlığı,

tarih,

liderlik

eğitimleri verilmelidir.

Bu gençlerin birbirleriyle bağ kurması sağlanmalıdır.

Bugünün 20 yaşındaki genci 20 yıl sonra milletvekili, belediye başkanı, akademisyen, iş insanı veya diplomat olabilir.

Devlet aklı işte 20 yıl sonrasını bugünden görebilmektir.

ONUNCU ADIM: TÜRKÇE YENİDEN CAZİBE DİLİ OLMALIDIR

Balkanlarda Türkçenin korunması sadece kimlik meselesi değildir.

Aynı zamanda Türkiye ile ekonomik ve kültürel bağın anahtarıdır.

Türkçe eğitim desteklenmelidir.

Çocuk kitapları hazırlanmalıdır.

Dijital eğitim platformları kurulmalıdır.

Yaz okulları açılmalıdır.

Öğretmenler desteklenmelidir.

Türkçe öğrenen gençlere Türkiye’de eğitim ve staj imkânları sağlanmalıdır.

Dil kaybolduğunda yalnızca kelimeler kaybolmaz.

Hafıza da kaybolur.

ON BİRİNCİ ADIM: BALKAN MEDYA AĞI KURULMALIDIR

Bugünün dünyasında devletlerin etkisi yalnızca diplomasiyle kurulmaz.

Medya da stratejik güçtür.

Balkanlarda Türkçe, Bulgarca, Boşnakça, Arnavutça, Makedonca ve diğer dillerde yayın yapan güçlü bir dijital medya ağı kurulmalıdır.

Genç gazeteciler yetiştirilmelidir.

Belgeseller hazırlanmalıdır.

Yerel tarih anlatılmalıdır.

Türk-İslam eserleri tanıtılmalıdır.

Ortak kültür öne çıkarılmalıdır.

İnsanların birbirlerini düşmanlıklarla değil ortak hayat üzerinden tanımaları sağlanmalıdır.

ON İKİNCİ ADIM: EKONOMİK BAĞLAR KÜLTÜREL BAĞLARI TAMAMLAMALIDIR

Kültürel bağ tek başına yeterli değildir.

Ekonomik bağ da kurulmalıdır.

Türkiye’den yatırımcılar Balkanların Türklerin yoğun yaşadığı bölgelerine teşvik edilmelidir.

Kırcaali,

Razgrad,

Şumnu,

Silistre

ve diğer bölgelerde gençlerin göç etmek zorunda kalmayacağı ekonomik imkânlar geliştirilmelidir.

Tarım,

gıda,

turizm,

lojistik,

yazılım,

yenilenebilir enerji,

küçük sanayi

alanlarında ortak projeler kurulabilir.

İnsan doğduğu yerde geleceğini görebiliyorsa o toprakta kalır.

ON ÜÇÜNCÜ ADIM: KÖYLER KAYIT ALTINA ALINMALIDIR

Rumeli’de Türk köyleri hızla boşalıyor.

Yaşlılar vefat ediyor.

Evler kapanıyor.

Mezarlıklar sahipsiz kalıyor.

Eski hikâyeler unutuluyor.

Bu nedenle bir Rumeli Köyleri Dijital Hafıza Projesi başlatılmalıdır.

Her köy için;

eski adı,

bugünkü adı,

nüfusu,

camisi,

çeşmesi,

mezarlığı,

türbesi,

önemli aileleri,

göç hikâyeleri,

eski fotoğrafları,

yerel ağız özellikleri

kayıt altına alınmalıdır.

Bugün yapılmazsa yarın çok geç olabilir.

ON DÖRDÜNCÜ ADIM: MEZARLIKLAR TARİH ARŞİVİ OLARAK GÖRÜLMELİDİR

Mezar taşları yalnızca defin alanlarının unsurları değildir.

Onlar birer tarih belgesidir.

İsim söyler.

Aile söyler.

Meslek söyler.

Tarih söyler.

Dil söyler.

Kültür söyler.

Balkanlardaki Türk mezarlıkları fotoğraflanmalı, kitabeler okunmalı, dijital ortama aktarılmalıdır.

Kaybolmuş mezarlık alanları da eski haritalardan tespit edilmelidir.

Bir mezar taşını kurtarmak bazen bir aile tarihini kurtarmaktır.

ON BEŞİNCİ ADIM: ORTAK TARİH DÜŞMANLIK ÜZERİNDEN YAZILMAMALIDIR

Balkanların geçmişi acılarla doludur.

Savaşlar vardır.

Göçler vardır.

Katliamlar vardır.

Zorla isim değiştirmeler vardır.

Baskılar vardır.

Bunları unutmak doğru değildir.

Fakat yeni nesilleri yalnızca acı üzerinden yetiştirmek de doğru değildir.

Tarih hakikat üzerine kurulmalıdır.

Suç varsa belgeyle ortaya konulmalıdır.

Acı varsa anılmalıdır.

Ama gelecek yeni düşmanlıklar üreterek kurulamaz.

Kanuni’nin büyüklüğünü anlatırken de tarihî hakikati korumalıyız.

Ne romantik bir masal yazmalıyız ne de bütün bir dönemi yalnızca savaş üzerinden okumalıyız.

ON ALTINCI ADIM: ÜNİVERSİTELER BALKAN ÇALIŞMALARININ MERKEZİ OLMALIDIR

Türkiye’de birçok üniversitede Balkan araştırmaları yapılmaktadır.

Ancak çalışmalar daha koordineli hâle getirilmelidir.

Bulgaristan Türkleri,

Pomaklar,

Gagauzlar,

Boşnaklar,

Arnavutlar,

Makedonya Türkleri,

Osmanlı vakıfları,

Balkan göçleri,

zorunlu isim değiştirme süreçleri,

yerel ağızlar

gibi konular için uzun vadeli araştırma programları oluşturulmalıdır.

Arşivler açılmalı.

Belgeler tercüme edilmeli.

Akademik veri tabanları kurulmalıdır.

Bilgi kişilerin bilgisayarlarında değil, milletin hafızasında saklanmalıdır.

ON YEDİNCİ ADIM: TÜRK DİASPORASI STRATEJİK AKTÖR OLARAK GÖRÜLMELİDİR

Türkiye’de yaşayan Bulgaristan, Balkanlar ve Rumeli kökenli milyonlarca insan vardır.

Bu büyük nüfus yalnızca geçmişte göç etmiş insanlar olarak görülmemelidir.

Onlar iki ülke arasında doğal köprülerdir.

İş insanları vardır.

Akademisyenleri vardır.

Gazetecileri vardır.

Sanatçıları vardır.

Siyasetçileri vardır.

STK temsilcileri vardır.

Bu insan sermayesi sistemli biçimde harekete geçirilmelidir.

Diaspora sadece seçim zamanı hatırlanan seçmen değildir.

Diaspora dış politika aktörüdür.

ON SEKİZİNCİ ADIM: TÜRKİYE BALKANLARDA PARTİ DEĞİL İLKE DESTEKLEMELİDİR

Balkan ülkelerindeki Türk toplumlarını tek bir siyasi partiye mahkûm etmek uzun vadede doğru değildir.

Türk gençleri farklı demokratik partiler içerisinde yer alabilmelidir.

Belediye başkanı olmalıdır.

Milletvekili olmalıdır.

Bakan olmalıdır.

Bürokrat olmalıdır.

Akademisyen olmalıdır.

Ölçü yalnızca kişinin Türk adı taşıması olmamalıdır.

Asıl ölçü;

liyakat,

dürüstlük,

hizmet,

demokrasi,

eşit vatandaşlık

ve toplumuna karşı sorumluluk olmalıdır.

Türk toplumu kişilere değil ilkelere yatırım yapmalıdır.

ON DOKUZUNCU ADIM: KÜLTÜREL DİPLOMASİ DEVLET POLİTİKASINA DÖNÜŞMELİDİR

Türkiye’nin Balkanlardaki en güçlü imkânlarından biri kültürel diplomasidir.

Restorasyonlar,

öğrenci bursları,

kardeş şehirler,

ortak festivaller,

üniversite iş birlikleri,

müzeler,

belgeseller,

yayınlar

ve gençlik kampları daha büyük bir koordinasyon altında yürütülmelidir.

Ama bütün projelerin temel şartı yerel toplumu sürece katmaktır.

Ankara’dan veya İstanbul’dan proje yapıp yerel insanı dışarıda bırakmak kalıcı sonuç üretmez.

Rumeli’yi Rumeli insanıyla birlikte düşünmek gerekir.

YİRMİNCİ ADIM: RUMELİ POLİTİKASI DEVLETLER ÜSTÜ DEĞİL, DEVLETLER ARASI DOSTLUK ÜZERİNE KURULMALIDIR

Türkiye’nin Balkanlardaki tarihî mirasına sahip çıkması başka ülkelerin egemenliğine karşı bir iddia değildir.

Tam tersine bu miras ülkeler arasında dostluk köprüsü hâline getirilebilir.

Bulgaristan’daki bir Osmanlı köprüsü Bulgaristan’ın da kültürel mirasıdır.

Filibe’deki tarihî bir cami hem Müslümanların hem şehrin tarihidir.

Kırcaali’deki bir çeşme orada yaşayan herkesin ortak hafızasının parçasıdır.

Tarih paylaşıldıkça küçülmez.

Zenginleşir.

KANUNİ’DEN BUGÜNE KALAN ASIL DERS

Kanuni Sultan Süleyman’ın dönemi bize yalnızca sınırların ne kadar genişlediğini anlatmıyor.

Asıl ders başka yerdedir.

Bir coğrafyada kalıcı olmak istiyorsanız insan yetiştirirsiniz.

Kurum kurarsınız.

Şehir kurarsınız.

Eğitim verirsiniz.

Ticaret geliştirirsiniz.

Adalet sağlarsınız.

Kültür üretirsiniz.

Hafıza bırakırsınız.

Bugünün dünyasında bunun adı artık fetih değildir.

Bunun adı;

eğitimdir, ekonomi diplomasisidir, kültürel diplomasidir, bilimdir, teknoloji iş birliğidir ve halklar arasında güven inşa etmektir.

Türkiye Balkanlara bu gözle bakmalıdır.

RUMELİ’YE SAHİP ÇIKMAK GEÇMİŞE DÖNMEK DEĞİL,
GELECEĞE YÜRÜMEKTİR

Rumeli bizim için yalnızca kaybedilmiş toprakların hüznü değildir.

Rumeli bugün yaşayan milyonlarca insanın vatanıdır.

Türkiye’nin görevi onların yaşadıkları ülkelerin güçlü, demokratik ve müreffeh vatandaşları olmalarına destek vermektir.

Kültürlerini korumalarına destek vermektir.

Ana dillerini yaşatmalarına destek vermektir.

Tarihî eserleri korumaktır.

Gençlerini eğitmektir.

Türkiye ile bağlarını güçlendirmektir.

Ama bunu geçmişin siyaset diliyle değil, 21. yüzyılın devlet aklıyla yapmak gerekir.

Kanuni Sultan Süleyman Han’ın mirasını gerçekten anlayacaksak sadece Zigetvar’a bakmamalıyız.

Şumnu’ya da bakmalıyız.

Silistre’ye de.

Razgrad’a da.

Rusçuk’a da.

Filibe’ye de.

Kırcaali’ye de.

Üsküp’e de.

Saraybosna’ya da.

Çünkü bütün bu şehirler bize aynı şeyi söylüyor:

Medeniyet yalnızca fethedilen toprak değil, bırakılan izdir.

Ve o izi korumak, geleceğe taşımak, yeni kuşaklara anlatmak bugün bizim sorumluluğumuzdur.

Ebediyete irtihalinin 460. yılında Kanuni Sultan Süleyman Han’ı bir kez daha rahmet, minnet ve şükranla yâd ediyorum.

Ruhu şad, mekânı cennet olsun.