Arzu ÜNAL
Bazı insanların mezarı vardır, adı unutulur.
Bazılarının adı vardır, hikâyesi unutulur.
Bazıları ise bir millet için hayatını ortaya koyar; ne mezarını bilen kalır ne yüzünü tanıyan ne de çocuklarına anlatan…
İşte insanın yüreğini asıl burası acıtıyor.
Biz yıllarca “Arabistanlı Lawrence”ı öğrendik. Filmlerini izledik, kitaplarda adını okuduk, Ortadoğu denildiğinde onun fotoğrafını gördük.
Peki aynı coğrafyada Osmanlı Devleti için çalışan kadınları kaçımız tanıyoruz?
Mebruke Hanım’ın adı bugün yeniden karşımıza çıktığında mesele yalnızca bir istihbarat hikâyesi değildir.
Mesele biraz da unutulmuş bir millet hafızasıdır.
Ve insan ister istemez soruyor:
Biz kendi kahramanlarımızı neden bu kadar kolay unuttuk?
BİR KADIN DÜŞÜNÜN…
Bir kadın düşünün…
Bugünkü imkânların olmadığı bir çağda yaşıyor.
Cep telefonu yok.
Uydu yok.
İnternet yok.
Anlık haberleşme yok.
Üstelik dünya savaşı bütün şiddetiyle devam ediyor.
Osmanlı Devleti dört bir taraftan kuşatılmış.
Çanakkale yanıyor.
Kafkasya yanıyor.
Irak yanıyor.
Filistin ve Suriye hattı kaynıyor.
İmparatorluğun kaderi yalnız cephelerde değil; konsolosluklarda, aşiretlerin arasında, demiryollarında, telgraf hatlarında ve karanlık odalarda da belirleniyor.
İşte böyle bir zamanda bir kadın çıkıyor.
Adı:
Mebruke Hanım.
Hakkında anlatılanların bir bölümü belgelerle daha fazla araştırılmaya muhtaçtır. Özellikle günümüzde sosyal medyada dolaşan Lawrence’la birebir mücadelesine ilişkin dramatik ayrıntıları kesin tarihî gerçekler gibi sunmak doğru olmaz.
Ama onun adına ulaşabilmemiz bile çok önemli bir kapıyı açıyor:
Osmanlı’nın görünmeyen kadınları…
ONLARIN MADALYADAN ÖNCE VATANLARI VARDI
Bugünün insanı bazen geçmişi anlamakta zorlanıyor.
Çünkü bugün yaptığımız küçücük bir işi bile fotoğraflıyor, paylaşıyor, duyuruyoruz.
O insanların çoğunun ise fotoğrafı bile kalmadı.
Ne sosyal medya hesabı vardı.
Ne kameralar peşlerinden koşuyordu.
Ne alkış bekliyorlardı.
Ne de “Ben ne kazanacağım?” diye soruyorlardı.
Onların önünde başka bir soru vardı:
“Vatan için ne yapabilirim?”
Belki Mebruke Hanım’ın hikâyesinde beni en fazla etkileyen taraf da budur.
Bir insanın, üstelik dönemin bütün toplumsal şartları içerisinde bir kadının, devletinin geleceği için bilinmeyene doğru yürüyebilmesi…
İşte cesaret budur.
Cesaret korkmamak değildir.
Korktuğun hâlde yürüyebilmektir.
BİR ANA, BİR KIZ, BİR VATAN EVLADI…
Tarihi anlatırken kadınlarımızı çoğu zaman cephe gerisine koyduk.
Ana dedik.
Eş dedik.
Bacı dedik.
Elbette öyleydiler.
Ama sadece bundan ibaret değillerdi.
Onlar gerektiğinde kağnıyla cephane taşıdılar.
Yaralı sardılar.
Haber götürdüler.
Direnişi örgütlediler.
Evlerini karargâh yaptılar.
Evlatlarını cepheye gönderdiler.
Ve bazıları istihbarat dünyasının karanlık koridorlarına girdi.
Çünkü vatan söz konusu olduğunda kadın ile erkeğin sorumluluğu ayrı değildi.
Vatan hepimizindi.
Belki de bugün kız çocuklarımıza anlatmamız gereken en önemli gerçeklerden biri budur:
Sen yalnızca korunacak biri değilsin.
Sen gerektiğinde ülkeni koruyabilecek kadar güçlü bir insansın.
BİR ANA EVLADINI CEPHEYE GÖNDERİRKEN…
Eski fotoğraflara bazen uzun uzun bakarım.
Bir asker görürüz.
Üzerinde eski bir üniforma…
Elinde tüfek…
Yüzünde yorgunluk…
Ama fotoğrafın dışında kalan birini düşünmeyiz:
Annesini.
O çocuk evden çıkarken arkasından kim baktı?
Hangi anne kapının önünde gözyaşlarını gizledi?
Hangi kadın kocasının geri dönmesini bekledi?
Hangi çocuk babasının yolunu gözledi?
Hangi genç kız sevdiğinin ölüm haberini aldı?
Tarih kitapları savaşların sonucunu birkaç satırla yazar:
“Cephe düştü.”
“Ordu geri çekildi.”
“Zafer kazanıldı.”
Fakat o birkaç cümlenin içerisinde binlerce evin gözyaşı vardır.
İşte Mebruke Hanım gibi isimlere bu yüzden yalnızca “ajan”, “görevli” veya “Teşkilat-ı Mahsusa mensubu” diye bakamayız.
Onlar da birilerinin evladıydı.
Onların da bekleyenleri vardı.
Onların da korkuları vardı.
Ama gittiler.
LAWRENCE’I DÜNYA TANIDI, BİZ KENDİ İNSANIMIZI UNUTTUK
İşte içimi acıtan soru budur.
Lawrence neden bu kadar meşhur?
Çünkü İngilizler kendi hikâyelerini anlattılar.
Kitap yazdılar.
Sinema yaptılar.
Belgesel çektiler.
Arşiv oluşturdular.
Kahramanlarını dünya kültürüne taşıdılar.
Biz ne yaptık?
Nice insanımızı aile albümlerinde bıraktık.
Nice kahramanımız mezar taşlarında kaldı.
Nice kadınımızın adını torunları bile öğrenemedi.
Sonra çocuklarımız yabancı kahramanlarla büyüdü.
Burada suç çocuklarımızın değildir.
Biz anlatmadık.
Bir millet çocuklarına kendi hikâyesini anlatmazsa başkaları gelir, kendi hikâyelerini o çocukların hafızasına yazar.
MEBRUKE HANIM BİR İSİMDEN DAHA FAZLASIDIR
Bu nedenle Mebruke Hanım’ın hikâyesine yalnızca “Lawrence’a karşı mücadele eden kadın” diye bakmak istemiyorum.
Bu onu küçültür.
Onu bir yabancı istihbaratçının karşısındaki figüre dönüştürür.
Oysa mesele Lawrence değildir.
Mesele Mebruke’dir.
Mesele onun temsil ettiği ruhtur.
Mesele Osmanlı’nın son yıllarında devlet için çalışan isimsiz kadınlardır.
Mesele Millî Mücadele’de evindeki son ekmeğini askerle paylaşan Anadolu kadınıdır.
Mesele Bulgaristan’da, Balkanlar’da, Kafkasya’da, Kırım’da, Anadolu’da kimliğini ve ailesini ayakta tutan analardır.
İsimler değişir.
Coğrafyalar değişir.
Ama fedakârlığın dili değişmez.
BİZ KAHRAMANLARIMIZI ÇOK GEÇ HATIRLIYORUZ
Bizde garip bir alışkanlık var.
İnsanlarımız hayattayken kıymetlerini yeterince bilmeyiz.
Gittiklerinde ararız.
Tarihimizde de böyle.
Aradan yüz yıl geçer.
Bir sandık açılır.
Sararmış bir fotoğraf çıkar.
Bir mektup bulunur.
Bir arşiv belgesinin kenarında bir isim görülür.
Sonra şaşkınlıkla:
“Böyle bir insanımız mı vardı?” deriz.
Vardı.
Hem de çok vardı.
Fakat onları tarihin sessizliğine bıraktık.
Şimdi görevimiz yalnız onları alkışlamak değildir.
Bulmak, araştırmak, belgelemek ve çocuklarımıza anlatmaktır.
EY TÜRKİYE’NİN KIZLARI…
Mebruke Hanım’ın hikâyesinden bugüne uzanan bir mektup yazabilseydim, özellikle kız çocuklarımıza şöyle seslenirdim:
Kendinizi küçümsemeyin.
Okuyun.
Dil öğrenin.
Tarih öğrenin.
Teknoloji öğrenin.
Bilim öğrenin.
Dünyayı takip edin.
Kendinizi yetiştirin.
Çünkü bir milletin geleceğini yalnızca ordular korumaz.
Öğretmen kadın korur.
Mühendis kadın korur.
Doktor kadın korur.
Diplomat kadın korur.
Bilim insanı kadın korur.
Gazeteci kadın korur.
Siber güvenlik uzmanı kadın korur.
Ve gerektiğinde vatanı için hiçbir karşılık beklemeden görev yapan cesur kadın korur.
Bugünün Mebruke Hanım’ları belki çölde yürümeyecek.
Belki bir konsolosluğun kasasına ulaşmaya çalışmayacak.
Ama siber saldırılara karşı ülkesini savunacak.
Yapay zekâ geliştirecek.
Diplomasi masasında Türkiye’yi temsil edecek.
Uzaya gidecek.
Yeni teknolojiler geliştirecek.
Devlet yönetecek.
Çocuk yetiştirecek.
Ve milletinin geleceğine yön verecek.
ÇÜNKÜ VATAN SADECE TOPRAK DEĞİLDİR
Vatan nedir?
Haritadaki çizgiler mi?
Hayır.
Vatan annenizin duasıdır.
Babanızın mezarıdır.
Çocuğunuzun geleceğidir.
Konuştuğunuz dildir.
Söylediğiniz türküdür.
Bayram sabahıdır.
Ezan sesidir.
Bir mezar taşındaki dedenizin ismidir.
Çocukluğunuzun geçtiği sokaktır.
Ve bütün bunların yarına taşınacağına dair duyduğunuz güvendir.
İşte bazı insanlar bunun için hayatlarını ortaya koydular.
Adlarını bile bırakmadan…
BİR GÜN ÇOCUKLARIMIZ SORMALI
Bir gün bir kız çocuğu okuldan eve gelip annesine:
“Anne, Mebruke Hanım kimdi?” diye sormalı.
Bir çocuk babasına:
“Baba, Teşkilat-ı Mahsusa neydi?” diye sormalı.
Bir genç üniversitede:
“Osmanlı istihbaratında kadınların rolü neydi?” diye araştırma yapmalı.
Bir yönetmen onların filmini çekmeli.
Bir romancı hikâyelerini yazmalı.
Bir tarihçi arşivlerde belgelerini aramalı.
Çünkü milletlerin hafızası kendiliğinden yaşamaz.
Her nesil onu yeniden taşımak zorundadır.
BİZ LAWRENCE’I UNUTMAYALIM; AMA MEBRUKE’Yİ DE UNUTTURMAYALIM
Elbette Lawrence’ı bileceğiz.
Çünkü rakibini bilmeyen tarihini anlayamaz.
İngiliz politikasını bileceğiz.
Ortadoğu’nun nasıl şekillendiğini öğreneceğiz.
Ama artık başka bir şey daha yapmalıyız.
Kendimizi de öğrenmeliyiz.
Kendi analarımızı…
Kendi kadınlarımızı…
Kendi kahramanlarımızı…
Kendi yenilgilerimizi…
Kendi zaferlerimizi…
Çünkü başkasının kahramanını bilmek kültürdür.
Kendi kahramanını bilmek ise hafızadır.
Ve hafızasını kaybeden millet, yalnız geçmişini kaybetmez.
Gelecekte hangi yöne yürüyeceğini de şaşırır.
SON SÖZ: ADINIZI UNUTMUŞ OLABİLİRİZ, EMANETİNİZİ UNUTMAMALIYIZ
Mebruke Hanım…
Belki hayatınızın bütün ayrıntılarını hâlâ bilmiyoruz.
Belki hakkınızda anlatılan bazı hikâyelerin hangisinin belge, hangisinin zaman içerisinde büyüyen rivayet olduğunu araştırmamız gerekiyor.
Ama sizin adınız bize çok daha büyük bir kapıyı açıyor:
Tarihin karanlığında kalan bütün kadınlara…
Adı bilinmeyenlere.
Fotoğrafı olmayanlara.
Mezarı kaybolanlara.
Cephede bekleyenlere.
Haber taşıyanlara.
Evladını gönderenlere.
Dönmeyenleri yıllarca bekleyenlere.
Bir devlet yıkılırken ailesini ayakta tutanlara.
Bir millet yeniden ayağa kalkarken taşın altına elini koyanlara…
Bugün onların hepsine bir vefa borcumuz var.
Çünkü bazı insanlar tarih kitaplarında birkaç satırdır.
Ama taşıdıkları fedakârlık, bir milletin bütün hikâyesidir.
Ve çocuklarımıza artık yalnız şu soruyu sordurmayalım:
“Arabistanlı Lawrence kimdi?”
Bir soru daha sorduralım:
“Bizim Mebruke Hanımlarımız kimlerdi?”
İşte o sorunun peşine düştüğümüz gün, yalnız geçmişimizi bulmayacağız.
Kendimizi de yeniden bulacağız.
