Allah’ın Bedelsiz Sunduğunu İnsan Parayla Ölçmeye Başladı

Arzu ÜNAL

İnsan, dünyaya gözlerini açtığında hiçbir şey için ödeme yapmadı.

Soluduğu hava için bir fatura gelmedi.

İçtiği suyu ilk defa tattığında karşılığında para vermedi.

Üzerinde yürüdüğü toprağı satın almadı.

Gölgesinde dinlendiği ağacı kendisi yaratmadı.

Nehirleri o akıtmadı.

Denizleri o doldurmadı.

Bulutları o gökyüzüne yerleştirmedi.

Kuşlara uçmayı, balıklara yüzmeyi, arılara bal yapmayı insan öğretmedi.

Bütün bunlar insandan önce vardı.

Ve bütün bunlar Cenab-ı Allah’ın insanlığa sunduğu büyük nimetlerdi.

Fakat insan zamanla kendisini dünyanın misafiri değil, sahibi zannetmeye başladı.

Asıl sorun da burada başladı.

İnsan Dünyanın Sahibi Değil, Emanetçisidir

Modern insanın en büyük yanılgılarından biri şudur:

“Gücüm yetiyorsa yapabilirim.”

Ormanı kesebiliyorsa kesiyor.

Nehri yönlendirebiliyorsa yönlendiriyor.

Dağı delebiliyorsa deliyor.

Denizi doldurabiliyorsa dolduruyor.

Hayvanları bir bölgeden başka bölgeye sürebiliyorsa bunu kendi hakkı kabul ediyor.

Sonra bütün bunlara “kalkınma”, “şehirleşme”, “modernleşme” veya “ekonomik ihtiyaç” adını veriyoruz.

Oysa güç, haklılık anlamına gelmez.

Bir şeyi yapabiliyor olmak, onu yapmaya hakkımız olduğu anlamına da gelmez.

İnsana verilen akıl ve kudret, doğayı istediği gibi değiştirmesi için değil; dengeyi koruması için verilmiş büyük bir sorumluluktur.

İslam medeniyetinin dünyaya bakışı tam da burada modern tüketim anlayışından ayrılır.

Toprak mülk olmadan önce emanettir.

Su ticari meta olmadan önce nimettir.

Hayvan ekonomik değer olmadan önce candır.

Orman kereste olmadan önce hayattır.

İnsan ise bütün bunların mutlak sahibi değil, geçici muhafızıdır.

Hayvanların Nerede Yaşayacağına İnsan mı Karar Verecek?

İnsanlık bugün çok tehlikeli bir psikolojiye sürükleniyor.

Şehirleri biz kurduğumuz için dünyanın diğer canlılarını nereye koyacağımıza da bizim karar verebileceğimizi düşünüyoruz.

Bir yerde kurt çoğalınca “buradan uzaklaştırın” diyoruz.

Ayı şehir yakınına inince “tehlikeli” diyoruz.

Domuz yaşam alanını kaybedip yerleşim bölgelerine gelince “istila” diyoruz.

Kuşların göç yollarına gökdelenler dikiyoruz.

Deniz canlılarının yaşam alanlarına limanlar, tesisler, dolgular yapıyoruz.

Sonra hayvanlar bize yaklaştığında şaşırıyoruz.

Belki de asıl soru şudur:

Hayvanlar bizim alanımıza mı geliyor, yoksa biz onların yaşam alanlarına mı girdik?

Bir orman milyonlarca yılda oluşmuş bir ekosistemin parçasıdır.

Orada yalnızca ağaç yoktur.

Kuş vardır.

Böcek vardır.

Toprağın altında yaşayan organizmalar vardır.

Mantarlar, bakteriler, küçük memeliler, yırtıcılar ve otçullar vardır.

Bir ağacı kestiğinizde yalnızca bir ağacı ortadan kaldırmazsınız.

Bazen görünmeyen bir hayat zincirini kırarsınız.

MEDENİYET BETONLA DEĞİL, DENGEYLE ÖLÇÜLÜR

Biz çoğu zaman gelişmişliği yollarla, binalarla ve büyük projelerle ölçüyoruz.

Elbette insanın barınmaya ihtiyacı vardır.

Yola ihtiyacı vardır.

Enerjiye ihtiyacı vardır.

Sanayiye ihtiyacı vardır.

Fakat medeniyetin asıl ölçüsü yalnızca ne kadar ürettiğimiz değildir.

Ne kadar koruyabildiğimiz de medeniyet göstergesidir.

Bir ülke yüzlerce kilometre otoyol yapabilir.

Ama bütün su kaynaklarını kirletmişse bu kalkınma değildir.

Binlerce bina yapabilir.

Ama şehirlerinde nefes alınacak yeşil alan bırakmamışsa bu ilerleme değildir.

Milyarlarca dolarlık sanayi kurabilir.

Ama gelecek nesillere içilebilir su bırakamıyorsa bunun adına başarı denemez.

Gerçek kalkınma;

insanın ihtiyaçlarını karşılarken tabiatın hakkını da koruyabilmektir.

STRATEJİK GÜÇ ARTIK SU, TOPRAK VE GIDADIR

Önümüzdeki yüzyılın mücadele alanlarına dikkatle bakmalıyız.

Geçmiş yüzyıllarda devletler petrol için mücadele etti.

Gelecekte çok daha büyük mücadelelerin su, verimli toprak ve gıda güvenliği üzerinden yaşanması mümkündür.

Bu nedenle çevre meselesi yalnızca “ağaç sevgisi” değildir.

Çevre meselesi aynı zamanda milli güvenlik meselesidir.

Su kaynaklarını koruyamayan bir ülke gelecekte dışa bağımlı hale gelir.

Tarım topraklarını betonlaştıran bir ülke gıda güvenliğini kaybeder.

Ormanlarını yok eden bir ülke su rejimini bozar.

Nehirlerini kirleten bir ülke sadece balıklarını değil, geleceğini de zehirler.

Bu sebeple Türkiye’nin uzun vadeli stratejik planlamasında beş temel kaynak özel koruma altına alınmalıdır:

Su.

Toprak.

Orman.

Tohum.

Biyoçeşitlilik.

Bunlar yalnızca çevre politikası değil, devlet politikasıdır.

SUYU KORUMAK VATANI KORUMAKTIR

Bir nehir sadece akan sudan ibaret değildir.

Bir nehir aynı zamanda tarımdır.

Enerjidir.

Ekonomidir.

Ekosistemdir.

Şehirlerin hayat damarlarından biridir.

Bugün dünya nüfusu artarken su kaynakları üzerindeki baskı da büyüyor.

Birçok ülkede yeraltı suları azalıyor.

Kuraklık daha ciddi bir mesele haline geliyor.

Bu nedenle suyu sınırsız bir kaynak gibi görmek büyük bir stratejik hatadır.

Su geleceğin petrolü olabilir.

Belki de gelecekte devletlerin zenginliği, bankalarındaki paradan çok sahip oldukları temiz su rezervleriyle ölçülecektir.

Türkiye bu konuda büyük bir bilinç geliştirmek zorundadır.

Her dere korunmalıdır.

Her göl stratejik varlık olarak görülmelidir.

Yeraltı suyu kullanımında ciddi planlama yapılmalıdır.

Çünkü su bittiğinde kalkınmanın da anlamı kalmaz.

TOPRAK SADECE ARAZİ DEĞİLDİR

Modern ekonomi toprağı çoğu zaman metrekare üzerinden değerlendiriyor.

Oysa toprağın değeri metrekaresiyle ölçülemez.

Bir avuç toprağın oluşması yüzlerce yıl sürebilir.

Toprak;

gıdanın başlangıcıdır.

Tarımın temelidir.

Ekosistemin taşıyıcısıdır.

Bir ülkenin bağımsızlığının sessiz teminatıdır.

Bugün verimli tarım arazilerinin plansız şehirleşmeye açılması gelecek nesiller adına büyük bir risk oluşturmaktadır.

Çünkü beton üretilebilir.

Ama verimli toprak kolay kolay üretilemez.

Bir ova kaybedildiğinde yalnızca arazi kaybedilmez.

Geleceğin ekmeği de kaybedilir.

HAYVANLARIN DA BU DÜNYADA HAKKI VAR

İnsan kendisini yaratılmışların merkezinde görüyor.

Fakat merkezde olmak sınırsız yetki anlamına gelmez.

Tam tersine daha büyük sorumluluk anlamına gelir.

Bir kuşun yuvası vardır.

Bir tilkinin yaşam alanı vardır.

Bir balığın nehri vardır.

Bir arının çiçeği vardır.

Bir kurdun dağı vardır.

Bunların hepsinin tabiat düzeninde yeri vardır.

İnsan, bütün bu canlıların nerede yaşayacağına keyfi biçimde karar verecek makam değildir.

Çünkü dünya yalnızca bize tahsis edilmiş değildir.

Bizden önce yaşayan canlılar vardı.

Bizden sonra da yaşayacak canlılar olacaktır.

Biz ise bu büyük yaratılış zincirinin sadece bir halkasıyız.

MERHAMET DE STRATEJİK BİR GÜÇTÜR

Dünyayı sadece ekonomik çıkar üzerinden yöneten anlayış uzun vadede insanlığı çıkmaza sürükler.

Yeni bir medeniyet anlayışına ihtiyacımız var.

Bu anlayışın merkezinde merhamet olmalıdır.

Merhamet yalnızca insana karşı değildir.

Hayvana merhamet.

Toprağa merhamet.

Suya merhamet.

Ağaca merhamet.

Gelecek nesillere merhamet.

Aslında bunların hepsi aynı ahlakın parçalarıdır.

Bir ağacı korumak bazen bir çocuğun geleceğini korumaktır.

Bir nehri temiz tutmak yüzlerce köyün geleceğini korumaktır.

Bir hayvan türünü korumak ekosistemin dengesini korumaktır.

Bu nedenle merhamet zayıflık değildir.

Merhamet uzun vadeli akıldır.

İNSAN TABİATI YENEMEZ

Modern insan bazen tabiata karşı savaş açmış gibidir.

Dağları kesiyoruz.

Denizleri dolduruyoruz.

Nehirleri değiştiriyoruz.

Ormanları küçültüyoruz.

Sonra sel geldiğinde şaşırıyoruz.

Kuraklık geldiğinde şaşırıyoruz.

Heyelan olduğunda şaşırıyoruz.

Oysa doğa intikam almaz.

Doğa sadece bozulan dengenin sonucunu gösterir.

Bir nehrin yatağını kapatırsanız su başka yol arar.

Bir dağın bitki örtüsünü yok ederseniz toprak tutunamaz.

Ormanları azaltırsanız su döngüsü değişir.

Bunlar ceza değil, sebep-sonuç ilişkisidir.

YENİ DÜNYANIN BÜYÜK STRATEJİSİ:
KORUYARAK GELİŞMEK

Geleceğin güçlü devletleri sadece daha fazla üreten devletler olmayacaktır.

Kaynaklarını koruyabilen devletler olacaktır.

Bu nedenle yeni bir kalkınma anlayışına ihtiyacımız vardır.

Şehir kurarken doğayı yok etmeyen.

Sanayi kurarken suyu zehirlemeyen.

Enerji üretirken ekosistemi gözeten.

Tarımı desteklerken toprağı tüketmeyen.

Turizm geliştirirken sahilleri betonlaştırmayan.

Hayvanların yaşam alanlarını planlamanın dışında bırakmayan bir anlayış…

Buna ben “koruyarak büyüme stratejisi” diyorum.

Çünkü gerçek devlet aklı yalnızca bugünü düşünmez.

50 yıl sonrasını düşünür.

100 yıl sonrasını düşünür.

Henüz doğmamış çocukların hakkını da hesaba katar.

BİZE BEDAVA VERİLENLER EN DEĞERLİ HAZİNEMİZDİR

Hayatın büyük bir ironisi vardır.

İnsan, para ödediği şeyleri değerli zanneder.

Oysa en değerli şeyler bize bedava verilmiştir.

Hava bedavadır.

Su tabiatta bedavadır.

Güneş bedavadır.

Yağmur bedavadır.

Toprağın bereketi bedavadır.

Bir ağacın gölgesi bedavadır.

Bir kuşun sesi bedavadır.

Bir nehrin akışı bedavadır.

Ama onları kaybettiğimizde hiçbir para geri getirmeye yetmez.

SAHİP DEĞİLİZ, EMANETÇİYİZ

Belki de insanlığın yeniden öğrenmesi gereken en büyük cümle budur:

Bu dünya bizim değildir.

Bize emanettir.

Biz dünyaya sahip olmak için değil, onu koruyarak yaşamak için geldik.

Toprak bizim malımız değil; çocuklarımızın da hakkıdır.

Su yalnızca bizim ihtiyacımız değil; bütün canlıların ortak hayat kaynağıdır.

Orman sadece kereste değildir; dünyanın nefesidir.

Hayvanlar da bizim keyfimize göre yaşayacak varlıklar değildir.

Onların da yaratılıştan gelen yaşam hakkı vardır.

İnsan gerçekten akıllı bir varlıksa gücünü yok etmek için değil, korumak için kullanmalıdır.

Çünkü Cenab-ı Allah bize ormanları, nehirleri, havayı, suyu, toprağı ve canlıları büyük bir nimet olarak sundu.

Bizim görevimiz onları tüketmek değil;

emaneti korumaktır.

Ve unutmayalım:

Bir gün gelecek, insan ne kadar toprağa sahip olduğunu değil, kendisine emanet edilen toprağa nasıl davrandığını anlatmak zorunda kalacaktır.

Dünyayı çocuklarımıza miras bırakmıyoruz.

Aslında dünyayı onlardan ödünç alıyoruz.