Arzu ÜNAL
BGSAM Başkan Yardımcısı olarak Sofya’da görüşmelere katıldım.
Bazı yolculuklar vardır; gittiğiniz şehirden daha fazlasını görürsünüz. Sokakları, meydanları, tarihî yapıları, devlet kurumlarını ziyaret edersiniz ama dönüş yolunda zihninizde kalan yalnızca gördüğünüz binalar değildir.
İnsanların bakışları kalır. Söylenenler kadar söylenmeyenler kalır.
Bir toplumun umutları, kırgınlıkları ve gelecekten beklentileri kalır.
BULTÜRK ve BGSAM heyetiyle gerçekleştirdiğimiz Sofya ziyareti benim için tam olarak böyle bir yolculuk oldu.
Sofya’ya yalnızca toplantılar yapmak veya protokol ziyaretleri gerçekleştirmek amacıyla gitmedik. Siyasi çevrelerle görüştük, vatandaşlarla konuştuk, camide insanlarımızın sesini dinledik, Müftülüğü ziyaret ettik ve Türkiye Cumhuriyeti Sofya Büyükelçiliğimizde önemli temaslarda bulunduk.
Fakat bütün bu görüşmelerden sonra kendi kendime şu soruyu sordum:
Bulgaristan’da değişen yalnızca siyaset mi, yoksa yeni bir toplumsal dönemin kapıları mı açılıyor?
Bence bugün asıl üzerinde düşünmemiz gereken mesele budur.
SOFYA’YA BAKARKEN TARİHİ DE GÖRÜYORSUNUZ
Sofya, yalnızca Bulgaristan’ın başkenti değildir.
Tüm Balkan yarımadasının tarihinin birçok katmanını aynı anda taşıyan bir şehirdir.
Bir caddeden geçerken modern Avrupa’yı görürsünüz;
birkaç adım sonra Osmanlı döneminden kalan bir eser karşınıza çıkar.
Bir meydanda yeni Bulgaristan’ın siyasi hafızası vardır,
başka bir köşede yüzyıllardır bu coğrafyada yaşamış Türklerin ve Müslümanların izi.
İşte Balkanlar tam olarak budur.
Birbirinden tamamen ayrılmış milletlerin coğrafyası değil; tarih boyunca birbirine dokunmuş toplumların coğrafyasıdır.
Bu nedenle Türkiye ile Bulgaristan arasındaki ilişkilere yalnızca diplomatik ilişkiler şeklinde bakmayı eksik buluyorum.
Bu ilişkinin içinde tarih vardır.
Akrabalık vardır.
Göç vardır.
Acı vardır.
Ticaret vardır.
Kültür vardır.
Ve hepsinden önemlisi ortak bir gelecek vardır.
Bugün Türkiye’de yaşayan yüz binlerce Bulgaristan kökenli vatandaşımızın ailesinin, hatıralarının, mezarlarının ve çocukluklarının bir parçası hâlâ Bulgaristan’dadır.
Bu insanlar iki ülkenin arasında kalmış insanlar değildir.
Tam tersine, iki ülkeyi birbirine bağlayan canlı köprülerdir.
BULGARİSTAN TÜRKLERİ ARTIK SADECE SEÇMEN OLARAK GÖRÜLMEMELİ
Sofya temaslarımız sırasında üzerinde en çok düşündüğüm konulardan biri Bulgaristan Türklerinin siyasi ve toplumsal konumuydu.
Türk toplumunun nüfusu var.
Tarihî birikimi var.
Eğitimli gençleri var.
Türkiye’de ve Avrupa’nın farklı ülkelerinde büyük bir diasporası var.
Ekonomik gücü var.
Fakat bütün bunların güçlü ve uzun vadeli bir toplumsal stratejiye dönüşmesi gerekiyor.
Türklerin yalnızca seçim dönemlerinde hatırlanması doğru değildir.
Bir toplum sadece oy kullanan insanlardan oluşmaz.
Öğretmeni vardır.
Doktoru vardır.
Avukatı vardır.
Mühendisi vardır.
Akademisyeni vardır.
İş insanı vardır.
Sanatçısı vardır.
Kadını vardır.
Genci vardır.
Dolayısıyla Bulgaristan Türkleri için bundan sonraki en önemli mesele yalnızca parlamentoda kaç milletvekili bulunduğu olmamalıdır.
Asıl soru şu olmalıdır:
Devletin karar mekanizmalarında kaç nitelikli Türk bulunmaktadır?
Bakanlıklarda kaç Türk uzman vardır?
Diplomaside kaç Türk vardır?
Üniversitelerde kaç akademisyen yetişmektedir?
Devlet kurumlarında kaç genç Türk yönetici bulunmaktadır?
Cumhurbaşkanlığı danışman kadrolarında Türk toplumundan kaç isim yer almaktadır?
Çünkü gerçek temsil yalnızca bir listede isim bulunması değildir.
Gerçek temsil, kararın alındığı yerde bulunabilmektir.
TÜRKLER BİR PARTİYE SIĞDIRILAMAYACAK KADAR BÜYÜK BİR TOPLUMDUR
Bulgaristan Türklerinin geleceğinin tek bir siyasi partiye bağlanmasının artık yeniden düşünülmesi gerektiğine inanıyorum.
Bir toplumun tamamının siyasi kaderi tek bir partiye bağlandığında zamanla siyaset toplumu temsil etmekten çıkar, toplum siyasetin arkasından yürümeye başlar.
Oysa demokrasi bunun tam tersidir.
Siyasi partiler toplumun arkasından yürümelidir.
Türk gençleri Bulgaristan’ın bütün demokratik siyasi yapılarında yer alabilmelidir.
Sağ partilerde de…
Sol partilerde de…
Liberal hareketlerde de…
Yerel yönetimlerde de…
Devlet bürokrasisinde de…
Akademide de…
Diplomaside de…
Bulunmalıdır.
Çünkü amaç sadece bir “Türk partisi” oluşturmak değil; Bulgaristan devletinin her kurumunda nitelikli Türk vatandaşlarının bulunmasını sağlayabilmektir.
Bu, Bulgaristan Türklerini zayıflatmaz.
Tam tersine güçlendirir.
Aynı zamanda Bulgaristan demokrasisini de güçlendirir.
KADINLAR SİYASETİN SEYİRCİSİ DEĞİL, GELECEĞİN KURUCUSU OLMALIDIR
Bir kadın ve uzun yıllardır sivil toplumun içinde çalışan biri olarak Sofya ziyaretinde özellikle başka bir mesele üzerinde düşündüm:
Kadınların karar mekanizmalarındaki yeri.
Balkan toplumlarında kadınlar çoğu zaman aileyi ayakta tutan görünmez güç olmuştur.
Göçlerde aileyi kadınlar toparlamıştır.
Çocukların dilini ve kültürünü kadınlar korumuştur.
Evleri, gelenekleri ve hafızayı kadınlar taşımıştır.
Ama sıra siyasete ve karar mekanizmalarına geldiğinde aynı kadınlar çoğu zaman geri planda bırakılmıştır.
Artık bu anlayış değişmelidir.
Bulgaristan Türk toplumunun geleceğinde güçlü kadınların daha fazla sorumluluk alması gerekiyor.
Genç kızlarımız hukuk okumalı.
Diplomasiye girmeli.
Yerel yönetimlerde görev almalı.
Üniversitelerde akademisyen olmalı.
Sivil toplum kuruluşları kurmalı.
Uluslararası kuruluşlarda çalışmalı.
Çünkü bir toplum kadınlarını karar mekanizmasının dışında bırakıyorsa kendi gücünün yarısını kullanmıyor demektir.
Ben Bulgaristan Türklerinin geleceğinin kadınların, gençlerin ve eğitimli yeni kuşağın daha fazla sorumluluk aldığı yeni bir döneme girmesi gerektiğine inanıyorum.
GENÇLERİMİZE “SİYASETTEN UZAK DUR” DEMEK YERİNE “DEVLETİ ÖĞREN” DEMELİYİZ
Uzun yıllardır gençlere söylediğimiz yanlış cümlelerden biri şudur:
“Siyasetten uzak dur.”
Hayır. Gençlerimiz kötü siyasetten uzak durmalıdır.
Ama devletten, toplumdan, siyasetten ve karar mekanizmalarından uzak durmamalıdır.
Tam tersine; devleti öğrenmelidir.
Hukuku öğrenmelidir.
Ekonomiyi öğrenmelidir.
Diplomasiyi öğrenmelidir.
Uluslararası ilişkileri öğrenmelidir.
Yerel yönetimleri öğrenmelidir.
Bulgaristan Türklerinin geleceği yalnızca bugünün siyasetçileriyle kurulmayacaktır.
Bugün 20-25 yaşında olan gençlerin içinden önümüzdeki 15-20 yılda milletvekilleri, belediye başkanları, büyükelçiler, akademisyenler, bakanlar ve devlet yöneticileri yetişmelidir.
Bunun hazırlığı bugünden yapılmalıdır.
Siyaset yalnızca seçimden seçime hatırlanan bir faaliyet değildir.
Siyaset kadro yetiştirme işidir.
DİASPORA ARTIK UZAKTAKİ NÜFUS DEĞİL, STRATEJİK BİR GÜÇTÜR
Sofya’dan İstanbul’a dönerken düşündüğüm en önemli meselelerden biri de diasporaydı.
Türkiye’de yaşayan Bulgaristan vatandaşlarını sadece seçim zamanı sandığa çağrılan insanlar olarak görmek büyük hata olur.
Bu insanların büyük bölümü Bulgaristan’a gönül bağını koruyor.
Köyleri orada.
Akrabaları orada.
Toprakları orada.
Çocukluklarının hatıraları orada.
Aynı zamanda Türkiye’de büyük bir ekonomik, sosyal ve kültürel birikim oluşturdular.
Bu potansiyel iki ülke tarafından doğru değerlendirilirse Türkiye-Bulgaristan ilişkilerinin en güçlü insan kaynağı ortaya çıkabilir.
İstanbul ile Sofya arasında; iş insanları ağı kurulabilir.
Gençlik değişimleri düzenlenebilir.
Üniversite ortaklıkları geliştirilebilir.
Kadın girişimciler arasında programlar yapılabilir.
Kültür ve sanat projeleri üretilebilir.
Öğrenci bursları oluşturulabilir.
Ortak tarih çalışmaları gerçekleştirilebilir.
Diaspora yalnızca oy değildir.
Diaspora bir insan sermayesidir.
BÜYÜKELÇİLİKTEKİ FOTOĞRAF BİR PROTOKOL KARESİNDEN DAHA FAZLASIYDI
Sofya ziyaretimizin önemli duraklarından biri Türkiye Cumhuriyeti Sofya Büyükelçiliğimizdi.
Türkiye Cumhuriyeti Sofya Büyükelçimiz Sayın Mehmet Sait Uyanık Beyefendi ile gerçekleştirdiğimiz görüşmede Türkiye-Bulgaristan ilişkilerini, soydaşlarımızı ve önümüzdeki dönemde yapılabilecek çalışmaları değerlendirme imkânı bulduk.
BULTÜRK adına kendilerine bir kupa-plaket ve 63 yazarın katkısıyla hazırlanan “Türk Dünyasında Soykırımlar” kitabı takdim edildi.
Görüşmeye BULTÜRK Genel Başkanı Sayın Rafet Ulutürk,
BULTÜRK Genel Başkan Yardımcısı Dr. Nedim Birinci ve şahsım
BGSAM Başkan Yardımcısı olarak katıldık.
Birlikte çekilen fotoğrafa baktığımda yalnızca bir ziyaret hatırası görmüyorum.
Orada üç önemli unsur görüyorum:
Devlet.
Sivil toplum.
Diaspora.
Bu üç yapı birbirini doğru anlayabilirse Balkanlarda çok daha güçlü çalışmalar yapılabilir.
Sivil toplumun görevi devlete alternatif olmak değildir.
Devlet ile toplum arasında güven köprüsü kurmaktır.
TÜRK İLE BULGARIN GELECEĞİ BİRBİRİNE KARŞI DEĞİL, BİRBİRİYLE BİRLİKTE KURULABİLİR
Balkan tarihi çok acı yaşadı.
Savaşlar yaşandı.
Göçler yaşandı.
Asimilasyon politikaları yaşandı.
İnsanlar vatanlarından koparıldı.
Aileler parçalandı.
Fakat tarih bize yalnızca acıları hatırlatmak için anlatılmamalıdır.
Tarih bize aynı hataları tekrar etmemeyi öğretmelidir.
Ben gelecek nesillerin Türk-Bulgar ilişkilerini yalnızca geçmişte yaşanan trajediler üzerinden okumasını istemiyorum.
Geçmişi bileceğiz.
Acıları unutmayacağız.
Haksızlıkları konuşacağız.
Ancak geleceği de birlikte kuracağız.
Türk çocuğu ile Bulgar çocuğu aynı üniversitede okuyabiliyorsa…
İki ülkenin iş insanları ortak yatırım yapabiliyorsa…
Sanatçılar ortak projelerde buluşabiliyorsa…
Kadın kuruluşları birlikte sosyal çalışmalar yapabiliyorsa…
Gençler birbirinin dilini ve kültürünü öğrenebiliyorsa…
İşte gerçek Balkan barışı orada başlar.
EŞİT VATANDAŞLIK BİR LÜTUF DEĞİL, DEMOKRASİNİN TEMELİDİR
Bulgaristan’ın geleceği için en önemli kavramlardan biri bana göre eşit vatandaşlıktır.
Bir ülkede vatandaşların bazıları kendisini diğerlerinden daha az değerli hissediyorsa orada uzun vadeli toplumsal huzur kurulamaz.
Türk…
Bulgar…
Vlah…
Roman…
Makedon…
Ya da başka bir topluluğa mensup olmak vatandaşlık haklarının ölçüsü olmamalıdır.
Devlet vatandaşına kimliğini sormadan adalet sunabiliyorsa güçlüdür.
Eğitimde fırsat eşitliği varsa güçlüdür.
Liyakat varsa güçlüdür.
İnsanlar devlet kurumlarına güveniyorsa güçlüdür.
Dolayısıyla mesele Türklere ayrıcalık istemek değildir.
Mesele kimsenin ayrıcalığa ihtiyaç duymayacağı kadar güçlü bir hukuk düzeni kurabilmektir.
Birinci sınıf Bulgar ve ikinci sınıf Türk olamayacağı gibi, birinci sınıf Türk ve ikinci sınıf Bulgar da olmamalıdır.
Demokrasi ancak herkes hukuk karşısında eşit olduğunda anlam kazanır.
SOFYA’DAN BİR UMUTLA DÖNDÜM
Sofya’dan dönerken karamsar değildim.
Aksine, doğru adımlar atılması hâlinde Bulgaristan’ın önünde önemli fırsatlar bulunduğunu düşündüm.
Türkiye ile Bulgaristan birbirine rakip olmak zorunda değildir.
Güçlü Bulgaristan Türkiye için tehdit değildir.
Demokratik, istikrarlı ve ekonomik açıdan gelişmiş Bulgaristan, Türkiye’nin güçlü komşusudur.
Aynı şekilde güçlü ve istikrarlı Türkiye de Bulgaristan için büyük ekonomik ve stratejik fırsattır.
Balkanların geleceği yeni duvarlar örmekten değil, yeni köprüler kurmaktan geçmektedir.
Bizim görevimiz de o köprüleri güçlendirmektir.
Sivil toplumla…
Kadınlarla…
Gençlerle…
Akademisyenlerle…
İş insanlarıyla…
Kültür insanlarıyla…
Ve devlet kurumlarıyla.
SOFYA BANA BİR KEZ DAHA ŞUNU HATIRLATTI
Bir ülkenin geleceğini yalnızca cumhurbaşkanları, başbakanlar veya siyasi partiler belirlemez.
Öğretmen belirler.
Anne belirler.
Genç belirler.
Akademisyen belirler.
İş insanı belirler.
Sivil toplum gönüllüsü belirler.
Ve en önemlisi;
gelecek hakkında sorumluluk almaya karar veren vatandaş belirler.
Bu nedenle Sofya’dan dönerken zihnimde tek bir cümle vardı:
Bulgaristan Türkleri artık kendi geleceklerinin seyircisi değil, kurucusu olmalıdır.
Ama bunun da ötesinde bir hedefimiz bulunmalıdır:
Türklerin, Bulgarların ve Bulgaristan’daki bütün toplumların birlikte yaşayabildiği; kimsenin kimliğinden dolayı korkmadığı; gençlerin ülkelerini terk etmek zorunda kalmadığı; kadınların karar mekanizmalarında güçlü biçimde bulunduğu; liyakatin, hukukun ve demokrasinin esas olduğu bir Bulgaristan.
Böyle bir Bulgaristan yalnız Bulgarların veya Türklerin kazanımı olmaz.
Balkanların kazanımı olur.
Türkiye’nin kazanımı olur.
Avrupa’nın kazanımı olur.
Ve gelecek nesillerin kazanımı olur.
Sofya’dan İstanbul’a dönerken yanımızda yalnızca hatıralar getirmedik.
Yeni sorular…
Yeni sorumluluklar…
Ve yeni bir gelecek fikri getirdik.
Çünkü bazen bir yolculuğun en önemli tarafı nereye gittiğiniz değil, döndüğünüzde neye daha güçlü inandığınızdır.
Ben Sofya’dan şu inançla döndüm:
Balkanlarda barışın yolu eşitlikten,
kalkınmanın yolu iş birliğinden,
güçlü geleceğin yolu ise kadınlardan,
gençlerden ve ortak akıldan geçecektir.
Son olarak tekrar T.C. Sofya Büyükelçimize bizi kabul ettikleri için teşekkür eder saygılarımı sunarım.
Gezdiğim yerleri her gün birer yazı ile anlatacağım beni izlemeye devam edin…
