Bazı aylar takvimden geçer, bazı aylar milletlerin yüreğinden…

Arzu ÜNAL

Ağustos geldiğinde ben yalnızca yazın son günlerini görmüyorum.

Malazgirt Ovası’nda sabaha hazırlanan bir askeri görüyorum.

Annesinden helallik alıp sefere çıkan bir delikanlıyı…

Ahlat’ta dua eden bir ihtiyarı…

Mohaç’ta atının yelesini okşayan bir akıncıyı…

Afyon’da, Kocatepe’nin karanlığında ufka bakan Mehmetçiği…

Ve Anadolu’nun bir köyünde, oğlunun dönmesini beklerken ellerini semaya açmış bir anayı görüyorum.

Çünkü bizim tarihimiz yalnızca hükümdarların, komutanların ve orduların tarihi değildir.

Bizim tarihimiz aynı zamanda bekleyen anaların, dua eden babaların, yetim kalan çocukların, toprağa düşen gençlerin ve vatan uğruna vazgeçilen hayatların tarihidir.

İşte bu yüzden Ağustos, Türk için sıradan bir ay değildir.

Ağustos biraz zaferdir.
Biraz hasrettir.
Biraz gözyaşıdır.
Biraz duadır.
Ve çokça vatandır.

MALAZGİRT’TE YALNIZCA BİR SAVAŞ KAZANILMADI

26 Ağustos 1071…

Aradan neredeyse bin yıl geçti.

Ama Malazgirt dediğimizde hâlâ içimizde başka bir duygu uyanıyorsa bunun sebebi yalnızca kazanılmış büyük bir savaş değildir.

Çünkü Malazgirt’te aslında bir millet kendisine yeni bir yurt arıyordu.

Düşünün…

Karşınızda büyük bir ordu.

Arkanızda size güvenen insanlar.

Önünüzde ise bilinmeyen bir gelecek.

Sultan Alparslan’ın askerleri o sabah sonucu bilmiyordu.

Biz bugün tarih kitaplarının sonrasını biliyoruz.

Onlar bilmiyordu.

İşte cesaret tam da burada başlar.

Sonucu bilmeden doğru bildiğin yolda yürüyebilmektir cesaret.

O insanların korkuları da vardı.

Özledikleri çocukları vardı.

Bekleyen eşleri vardı.

Anneleri, babaları vardı.

Ama onların önünde bir ülkü vardı.

Belki de Malazgirt’in bize bıraktığı en insani ders budur:

Büyük milletler, kendilerinden sonraki nesiller için bedel ödeyebilen insanların omuzlarında yükselir.

BİR ASKERİN CEBİNDEKİ VATAN

Tarihi anlatırken çoğu zaman sayılardan bahsediyoruz.

Kaç asker vardı?

Kaç kilometre ilerlediler?

Kaç gün sürdü?

Kim kazandı?

Kim kaybetti?

Fakat rakamların anlatamadığı bir tarih daha vardır.

Bir askerin cebinde taşıdığı ailesinin hatırası…

Bir annenin oğluna son defa sarılması…

Bir çocuğun babasının ardından bakması…

Bir komutanın binlerce insanın sorumluluğunu omuzlarında hissetmesi…

Bir Mehmetçiğin, belki birkaç saat sonra yaşayacağını bilmeden arkadaşına gülümsemesi…

Tarih biraz da bunların toplamıdır.

Bu nedenle çocuklarımıza zaferlerimizi anlatırken sadece savaş meydanlarını değil, o meydanların içindeki insanı da anlatmalıyız.

Çünkü insanı çıkarırsanız tarih kuru bir kronolojiye dönüşür.

İnsanı koyarsanız tarih hafızaya dönüşür.

AHLAT: BİR MİLLETİN KÖKLERİNE DOKUNDUĞU YER

Malazgirt’e giderken Ahlat’a uğramadan olmaz.

Ahlat’ın taşlarına baktığınızda yalnızca mezar taşları görmezsiniz.

Bir medeniyetin sessiz şahitlerini görürsünüz.

Her taş sanki şöyle söyler:

“Sizden önce burada yaşayanlar vardı. Sizden sonra yaşayacaklar da olacak. Siz bu büyük yürüyüşün yalnızca bir halkasısınız.”

İnsanın gururunu törpüleyen, sorumluluğunu büyüten bir duygudur bu.

Çünkü vatan dediğimiz şey yalnızca üzerinde yaşadığımız toprak değildir.

Vatan;

altında dedelerimizin yattığı,

üzerinde çocuklarımızın koştuğu,

geleceğinde torunlarımızın yaşayacağı emanettir.

Bu yüzden Ahlat’tan Malazgirt’e yürüyüş aslında geçmişten geleceğe yapılan bir yürüyüştür.

SONRA YÜZYILLAR GEÇTİ…

Türk’ün yürüyüşü devam etti.

Otlukbeli…

Çaldıran…

Mercidabık…

Belgrad…

Mohaç…

Her birinin şartları farklıydı.

Her birinin hikâyesi farklıydı.

Ama bütün bu tarihlerin içinde ortak bir duygu vardı:

Bir milletin ayakta kalma ve geleceğini kurma iradesi.

Fakat tarih bize başka bir şeyi daha öğretir.

Her zaferin arkasında kayıplar vardır.

Bugün haritada bir çizgiye baktığımız yerde dün birileri can vermiştir.

Bugün rahatça yürüdüğümüz topraklarda birileri evladını kaybetmiştir.

Bu nedenle zafer kelimesini söylerken bile biraz ağır konuşmak gerekir.

Çünkü zafer, yalnızca sevinç değildir.

Zaferin içinde fedakârlık vardır.

VE TAKVİMLER YİNE 26 AĞUSTOS’U GÖSTERDİ

Aradan 851 yıl geçti.

Takvimler yeniden 26 Ağustos’u gösteriyordu.

Bu defa yıl 1922’ydi.

Anadolu yorgundu.

Köyler yoksuldu.

Nice evin ocağı sönmüştü.

Nice annenin oğlu cephelerden dönmemişti.

Fakat milletin hâlâ kaybetmediği bir şeyi vardı:

Umudu.

26 Ağustos sabahı Büyük Taarruz başladı.

Kocatepe’de başlayan yürüyüş, 30 Ağustos’ta Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nin zaferiyle tarihimizin en önemli dönüm noktalarından birine ulaştı.

Düşünün…

1071’de Anadolu’ya yurt edinmenin kapısı açılmıştı.

1922’de aynı toprakların bağımsızlığı için yeniden ayağa kalkılmıştı.

Sanki tarih yüzyıllar sonra aynı millete yeniden soruyordu:

“Bu topraklarda özgür yaşamaya kararlı mısınız?”

Cevap yine aynıydı:

Evet.

BİR ANANIN GÖZÜNDEN AĞUSTOS

Ben bazen tarihi komutanların değil, anaların gözünden okumamız gerektiğini düşünüyorum.

Malazgirt’e giden askerin annesini düşünün.

Mohaç’a giden akıncının annesini…

Çanakkale’ye oğlunu gönderen anayı…

Büyük Taarruz’a evladını uğurlayan Anadolu kadınını…

Onların çoğunun isimlerini bilmiyoruz.

Heykelleri yok.

Tarih kitaplarında fotoğrafları yok.

Fakat onlar olmasaydı bu tarih de olmazdı.

Çünkü bir millet yalnızca cephede savaşanlarla değil, cepheye evladını gönderip ardından dua edenlerle de vatan olur.

Belki o analardan biri oğluna şöyle dedi:

“Git evladım…
Ben seni doğurdum ama sen bu vatana emanetsin.”

İşte Türk tarihinin görünmeyen kahramanları da onlardır.

ŞİMDİ BİZİM ÇOCUKLARIMIZA BIRAKACAĞIMIZ VATAN NE OLACAK?

Geçmişimizi anlatmak kolaydır.

Asıl zor olan geleceğe cevap vermektir.

Çünkü bir gün bizim torunlarımız da bize bakacak.

Ve belki soracaklar:

“Dedelerimiz Malazgirt’te savaştı.
Büyük Taarruz’da savaştı.
Peki siz bizim için ne yaptınız?”

İşte o soruya hazırlanmalıyız.

Bizim çocuklarımız bizden yeni savaşlar istemiyor.

Onlar bizden iyi bir gelecek istiyor.

İyi okullar istiyor.

Bilim istiyor.

Adalet istiyor.

Üretim istiyor.

Teknoloji istiyor.

Huzur istiyor.

Güven istiyor.

Ve kendilerine inanılmasını istiyor.

O halde bizim kuşağımızın zaferi başka olacaktır.

Bizim Malazgirt’imiz çocuklarımızı iyi yetiştirmektir.

Bizim Büyük Taarruz’umuz cehalete karşı olacaktır.

Bizim meydanımız laboratuvarlar olacaktır.

Bizim silahımız bilgi olacaktır.

Bizim ordumuz iyi yetişmiş gençler olacaktır.

Bizim hedefimiz güçlü, bağımsız ve üreten bir Türkiye ile birbirine daha sıkı bağlanmış bir Türk dünyası olacaktır.

ÇOCUĞUM, SANA BİR VATAN BIRAKIYORUM

Bugün bir Türk çocuğunun karşısına otursaydım ona uzun tarih dersleri vermeden önce şöyle söylerdim:

Çocuğum…

Sana yalnızca üzerinde yaşayacağın bir toprak bırakmıyoruz.

Sana büyük bir hikâye bırakıyoruz.

Bu hikâyenin içinde Malazgirt var.

Ahlat var.

Çaldıran var.

Mercidabık var.

Mohaç var.

Kocatepe var.

30 Ağustos var.

Ama sakın bütün bunları yalnızca geçmişte kalmış zaferler olarak görme.

Çünkü onların hikâyesi bitti.

Senin hikâyen ise daha yeni başlıyor.

Onlar kendi zamanlarının görevini yaptılar.

Şimdi sıra sende.

Senin savaşın belki cephede olmayacak.

Bir laboratuvarda olacak.

Bir üniversitede olacak.

Bir fabrikada olacak.

Bir bilgisayarın başında olacak.

Bir kütüphanede olacak.

Belki bir gün uzayda olacak.

Ama nerede olursan ol bir şeyi unutma:

Bu ülkeye borcunu iyi insan olarak, çok çalışarak, üreterek ve senden sonra gelecek insanlara daha güzel bir memleket bırakarak öde.

ZAFERİN EN BÜYÜĞÜ İNSANI KAZANMAKTIR

Biz bazen toprağı kazanmayı büyük zafer sayıyoruz.

Elbette öyledir.

Fakat toprağı kazanıp insanı kaybederseniz o zafer uzun yaşamaz.

Asıl büyük zafer;

çocuğu kazanmaktır.

Genci kazanmaktır.

Ahlakı korumaktır.

İyiliği çoğaltmaktır.

Bilgiyi büyütmektir.

Millet olma duygusunu gelecek kuşaklara aktarmaktır.

Çünkü vatan sınır taşlarından önce insanın kalbinde başlar.

Kalbinde vatan olmayan insana dünyanın en güzel coğrafyasını verseniz onu koruyamaz.

1071’DEN 2071’E BİR EMANET

Bugün 1071’in üzerinden 955 yıl geçti.

2071’e ise yalnızca 45 yıl kaldı.

Bugün okul sıralarında oturan çocukların önemli bir bölümü, Malazgirt Zaferi’nin bininci yılını görebilir.

Bu düşünce bile bize büyük bir sorumluluk yüklemelidir.

2071 sabahında torunlarımız nasıl bir Türkiye’de uyanacak?

Nasıl bir Türk dünyası görecek?

Dünyanın teknolojisini takip eden mi olacağız, yön veren mi?

Başkasının yazdığı tarihi okuyan mı olacağız, yeni tarihi yazan mı?

İşte 2071’in cevabı bugün çocuklarımızın önüne koyduğumuz kitaplarda, kurduğumuz okullarda, açtığımız laboratuvarlarda ve onlara verdiğimiz özgüvende saklıdır.

AĞUSTOS BİZE NE SÖYLÜYOR?

Ağustos bize bağırmıyor.

Aslında sessizce konuşuyor.

Malazgirt’ten bir ses geliyor:

“Vatanınıza sahip çıkın.”

Ahlat’tan başka bir ses:

“Köklerinizi unutmayın.”

Mohaç’tan:

“Hazırlıklı olun.”

Kocatepe’den:

“En zor zamanda bile umudunuzu kaybetmeyin.”

Şehit analarından ise belki en ağır cümle geliyor:

“Biz evlat verdik. Siz bu emaneti güzel yaşatın.”

AĞUSTOS BİZİM İÇİN BİR HATIRLAMA AYIDIR

Ağustos geldiğinde bayraklarımızı asalım.

Zaferlerimizi kutlayalım.

Komutanlarımızı analım.

Ama birkaç dakika da sessiz kalalım.

Adını bilmediğimiz askerleri düşünelim.

O askerleri büyüten anneleri düşünelim.

Geri dönemeyenleri…

Bekleyenleri…

Dua edenleri…

Ve sonra çocuklarımıza bakalım.

Çünkü geçmişin bütün mücadelesi aslında onların geleceği içindi.

Şimdi emaneti taşıma sırası bizdedir.

Ağustos Türk’ün zafer ayıdır.

Ama benim için bundan daha fazlasıdır.

Ağustos, bir milletin hafızasıdır.
Ağustos, anaların duasıdır.
Ağustos, şehidin emanetidir.
Ağustos, bayrağın gölgesidir.
Ağustos, vatandır.

Ve her 26 Ağustos sabahı Malazgirt’ten Kocatepe’ye uzanan o büyük tarih sanki yeniden seslenir:

“Biz kendi zamanımızda üzerimize düşeni yaptık.
Şimdi sıra sizde…”

Bizim de gelecek nesillere vereceğimiz bir cevap olmalıdır:

Emaneti aldık.
Unutmadık.
Çalıştık.
Ürettik.
Birliğimizi koruduk.
Ve çocuklarımıza aldığımızdan daha güçlü bir vatan bıraktık.

İşte o gün bizim kuşağımız da kendi zaferini kazanmış olacaktır.