Bir ziyaretin ötesinde; tarih, sorumluluk, dua ve gelecek üzerine
Arzu ÜNAL
Bu yıl ikinci kez Anıtkabir’deyim.
Ama insan aynı yere ikinci kez geldiğinde, aslında aynı insan olarak gelmiyor.
Aradan geçen zaman insanı değiştiriyor. Yaşadıkları değiştiriyor. Ülkenin meseleleri değişiyor. Omuzlarımızdaki sorumluluklar ağırlaşıyor. İlk gelişimde hissettiklerim başkaydı; bugün ise Aslanlı Yol’da yürürken içimde çok daha derin bir muhasebe vardı.
Ben bugün buraya yalnızca bir ziyaretçi olarak gelmedim.
Atama geldim.
Güç almaya geldim.
Umutlarımı yeniden büyütmeye geldim.
Yorulduğum yerde neden yürümeye devam etmem gerektiğini hatırlamaya geldim.
Ve en önemlisi…
Atama dua etmeye geldim.
ANITKABİR BİR MEZARDAN DAHA FAZLASIDIR
Anıtkabir’e ilk defa gelen biri büyük bir yapı görür.
Merdivenleri görür.
Aslanları görür.
Tören Meydanı’nı görür.
Mozoleyi görür.
Ama biraz durup düşününce insan fark eder ki Anıtkabir yalnızca Mustafa Kemal Atatürk’ün ebedî istirahatgâhı değildir.
Burası aynı zamanda bir milletin hafızasıdır.
Yıkılmış bir devletin ardından yeniden ayağa kalkma iradesinin taşlara işlenmiş hâlidir.
Anıtkabir’e yürürken aslında bir mezara değil, bir milletin yeniden doğuş hikâyesine yürürsünüz.
Her basamak size bir bedeli hatırlatır.
Her taş bir mücadeleyi…
Her heykel bir fedakârlığı…
Her sessizlik bir sorumluluğu…
Bu nedenle Anıtkabir’de yürümek yalnız fiziksel bir yürüyüş değildir.
İnsanın kendi vicdanına doğru yaptığı bir yolculuktur.
ASLANLI YOL: GÜRÜLTÜDEN UZAK, GÜCÜN İÇİNE DOĞRU
Aslanlı Yol’a adım attığımda her zamanki gibi ilk dikkatimi çeken şey sessizlik oldu.
İki tarafta duran aslanlar bağırmıyor.
Kükremiyor.
Saldırmıyor.
Ama güçlüler.
Bu görüntü bana bugün Türkiye’nin ihtiyacı olan devlet anlayışını düşündürdü.
Çünkü gerçek güç her zaman yüksek sesle konuşmak değildir.
Gerçek güç bazen sessizce çalışmaktır.
Ekonomini güçlendirmektir.
Bilimini geliştirmektir.
Teknolojini üretmektir.
Gençlerini iyi yetiştirmektir.
Kadınlarını toplumun merkezine taşımaktır.
Hukukunu güçlü tutmaktır.
Ordunu caydırıcı hâle getirmektir.
Kurumlarını kişilere değil ilkelere bağlamaktır.
Aslanlı Yol’daki o sessiz kuvvet bana şunu düşündürdü:
Bir devlet ne kadar güçlü olduğunu bağırarak değil, ayakta kalma kapasitesiyle gösterir.
Bir millet de öyledir.
Gürültü yapan değil, üreten millet güçlüdür.
Çok konuşan değil, çalışan toplum yol alır.
MERDİVENLER BANA BİR ŞEY HATIRLATIYOR
Anıtkabir’de yürüyüş düz bir hat değildir.
Yükselirsiniz.
Merdiven çıkarsınız.
Bir başka alana geçersiniz.
Yeniden yükselirsiniz.
Bence bu mimarinin en anlamlı taraflarından biridir.
Çünkü Cumhuriyet’in kendisi de bir yükseliş hikâyesidir.
İşgalden bağımsızlığa…
Yokluktan devlete…
Ümitsizlikten mücadeleye…
Cehaletten eğitime…
Kulluktan vatandaşlığa…
Kadının görünmez olduğu bir toplumsal yapıdan, kadınların kamusal hayatta söz sahibi olduğu yeni bir düzene…
Bu nedenle Anıtkabir’in merdivenlerinde yalnız yükseğe çıkmıyorsunuz.
Tarih boyunca ödenen bedelleri de düşünüyorsunuz.
Ve şu soruyu kendinize soruyorsunuz:
Biz bugün bu yükselişi devam ettiriyor muyuz?
BU YIL İKİNCİ GELİŞİM, AMA AYNI DUYGULARLA DEĞİL
İlk geldiğimde başka şeyler düşünmüştüm.
Bugün ise daha farklı sorularla geldim.
Türkiye’nin geleceğini düşündüm.
Gençleri düşündüm.
Kadınları düşündüm.
Çocukları düşündüm.
Yalnız yaşayan yaşlıları düşündüm.
Uyuşturucunun pençesine düşen gençleri düşündüm.
Eğitim imkânı bulamayan çocukları düşündüm.
Hayata tutunmaya çalışan aileleri düşündüm.
Çünkü bir ülkenin gerçek gücü yalnız binalarıyla, yollarıyla, köprüleriyle ölçülmez.
İnsanının umuduyla ölçülür.
Eğer gençler umutluysa o ülkenin geleceği vardır.
Kadınlar güçlüyse toplum güçlüdür.
Çocuklar iyi eğitim alıyorsa devletin yarını vardır.
İnsanlar adalete inanıyorsa milletin birlik duygusu güçlenir.
O nedenle bugün buraya gelirken en çok umutlarımı güçlendirmek istedim.
UMUT DUYGUSAL DEĞİL, STRATEJİK BİR GÜÇTÜR
Umut çoğu zaman romantik bir kelime gibi kullanılıyor.
Oysa umut, toplumların geleceğini belirleyen stratejik bir güçtür.
Umudunu kaybeden genç çalışmaz.
Umudunu kaybeden aile gelecek planı yapmaz.
Umudunu kaybeden toplum üretmez.
Ve sonunda kendi geleceğini başkalarının kararlarına bırakır.
Bu nedenle bir ülkenin en büyük görevlerinden biri vatandaşına umut verebilmektir.
Ama bu umut sözle olmaz.
Eğitimle olur.
Liyakatle olur.
Adaletle olur.
Üretimle olur.
Bilimle olur.
Teknolojiyle olur.
Kalkınmayla olur.
İnsanlara “çalışırsan başarabilirsin” duygusunu verebilmekle olur.
Ben bugün Anıtkabir’e biraz da bu nedenle geldim.
Umudumu tazelemeye.
ATAMA DUA ETMEYE GELDİM
Şeref Holü’ne yaklaştıkça insanın sesi düşüyor.
Kalabalığın içinde bile bir anda yalnızlaşıyorsunuz.
Ben de o anda dua ettim.
Atatürk’e dua ettim.
Silah arkadaşlarına dua ettim.
Bu ülke için canını veren şehitlere dua ettim.
Cepheye evladını gönderen annelere dua ettim.
Adı hiçbir tarih kitabına yazılmamış Mehmetçiğe dua ettim.
Kışta, yoklukta, açlıkta, imkânsızlık içinde mücadele edenlere dua ettim.
Çünkü bugünkü Türkiye’nin altında yalnız siyasetçiler veya komutanlar yoktur.
Milyonlarca isimsiz insanın emeği vardır.
Tarih sadece büyük isimlerden oluşmaz.
Milletlerin gerçek hikâyesini çoğu zaman adı bilinmeyen insanlar yazar.
ŞÜKRAN SÖZLE DEĞİL, SORUMLULUKLA OLUR
Bir tarihî şahsiyete en büyük saygı yalnızca onun huzurunda eğilmek değildir.
Onun bıraktığı sorumluluğu taşıyabilmektir.
Atatürk’e şükran duyuyorsak bunu yalnız sözle göstermemeliyiz.
Eğitime verdiği önemi biliyorsak daha iyi eğitim için çalışmalıyız.
Bilime vurgu yaptıysa bilim üretmeliyiz.
Bağımsızlığı savunduysa ekonomik ve teknolojik bağımsızlığı güçlendirmeliyiz.
Kadınların toplumsal hayata katılımını savunduysa kadınların önünü açmalıyız.
Gençlere Cumhuriyet’i emanet ettiyse gençlerin bu ülkeye güvenmesini sağlamalıyız.
Çünkü gerçek vefa geçmişi övmek değil, geleceği daha güçlü kurmaktır.
BUGÜNÜN CEPHESİ NEREDE?
Bugün Sakarya’da süngü savaşı vermiyoruz.
Dumlupınar’da cephe yok.
Ama bu, mücadele bitti demek değildir.
Her dönemin kendi cephesi vardır.
Bugünün cephesi eğitimdir.
Bugünün cephesi bilimdir.
Bugünün cephesi üretimdir.
Bugünün cephesi teknolojidir.
Bugünün cephesi uyuşturucuyla mücadeledir.
Bugünün cephesi yoksullukla mücadeledir.
Bugünün cephesi gençlerin ülkelerine küsmemesidir.
Bugünün cephesi kadınların güçlenmesidir.
Bugünün cephesi aileyi ve toplumsal dayanışmayı koruyabilmektir.
Ve en önemlisi:
Bugünün cephesi, geleceği başkalarının kurmasına izin vermemektir.
BAĞIMSIZLIK ARTIK SADECE SINIRLARI KORUMAK DEĞİL
- yüzyılda bağımsızlık kavramı değişiyor.
Elbette sınır güvenliği önemlidir.
Güçlü ordu önemlidir.
Ama artık başka cepheler de vardır.
Enerji bağımsızlığı…
Gıda güvenliği…
Savunma sanayii…
Veri egemenliği…
Yapay zekâ…
Siber güvenlik…
Ekonomik üretim…
Bilim…
Teknoloji…
Kültürel özgüven…
Bir ülke bayrağını özgürce dalgalandırabilir ama eğer verisi başkalarının elindeyse, teknolojisi tamamen dışa bağımlıysa, ekonomisi sürekli dış kaynak bekliyorsa bağımsızlığını tam anlamıyla güçlendirmiş sayılmaz.
Bu yüzden Atatürk’ün bağımsızlık anlayışını bugün yeniden okumamız gerekiyor.
Bağımsızlığın yeni adı:
Üreten Türkiye’dir.
Bilim geliştiren Türkiye’dir.
Teknolojisini yapan Türkiye’dir.
Gençlerini kaybetmeyen Türkiye’dir.
KADINLAR OLMADAN GÜÇLÜ TÜRKİYE OLMAZ
Anıtkabir’e her gelişimde kadınları ayrıca düşünüyorum.
Millî Mücadele yıllarında cepheye cephane taşıyan kadınları…
Evlatlarını askere gönderen anneleri…
Ailesini ayakta tutmaya çalışan kadınları…
Bugünün kadınlarına baktığımızda da büyük bir görev görüyorum.
Kadın eğitimde güçlü olmalı.
Ekonomide güçlü olmalı.
Bilimde güçlü olmalı.
Siyasette güçlü olmalı.
Sivil toplumda güçlü olmalı.
Karar mekanizmalarında yer almalı.
Çünkü kadın güçlenmeden aile güçlenmez.
Aile güçlenmeden toplum güçlenmez.
Toplum güçlenmeden devlet güçlenmez.
Bu mesele bir kadın meselesi değildir.
Bu bir millî güç meselesidir.
GENÇLERİMİZE YALNIZ TARİH DEĞİL, GELECEK DE VERMEK ZORUNDAYIZ
Anıtkabir’de gençleri izlediğimde her seferinde aynı şeyi düşünüyorum.
Onlara yalnız geçmişimizin ne kadar büyük olduğunu anlatmak yetmez.
Onlara gelecek de vermeliyiz.
Bir gence sürekli:
“Dedelerin büyük işler yaptı.”
demek yetmez.
O genç bir gün bize soracaktır:
“Peki siz bana nasıl bir ülke bıraktınız?”
İşte asıl soru budur.
Gençlerimize iyi eğitim vermeliyiz.
Liyakatli bir sistem kurmalıyız.
Üretmelerinin önünü açmalıyız.
Girişimciliklerini desteklemeliyiz.
Bilimde, teknolojide, sanatta, sporda dünyayla rekabet edecek imkânlar sunmalıyız.
Çünkü Cumhuriyet’in geleceği yalnız geçmişi bilen gençlerle değil, geleceği kurabilen gençlerle korunacaktır.
ANITKABİR’DEN ÇIKARKEN KENDİME SORDUM
Anıtkabir’e girmek kolaydır.
Asıl mesele oradan nasıl çıktığınızdır.
Bir fotoğraf çekip çıktıysanız bir yapı görmüşsünüzdür.
Tarihi düşünerek çıktıysanız bir hafızaya dokunmuşsunuzdur.
Ama kendinize:
“Ben ülkeme ne katıyorum?”
diye sorarak çıktıysanız Anıtkabir’in ruhunu anlamaya başlamışsınız demektir.
Ben bugün bu soruyla çıktım.
Daha çok çalışabilir miyim?
Daha fazla insana ulaşabilir miyim?
Bir çocuğun hayatına dokunabilir miyim?
Bir gencin eğitimine katkı sağlayabilir miyim?
Bir kadının ayağa kalkmasına destek olabilir miyim?
Bir insanın umudunu yeniden kurabilir miyim?
Çünkü büyük laflar söylemek kolaydır.
Asıl mesele bir insanın hayatında küçük de olsa gerçek bir değişiklik yapabilmektir.
ATAMA GELDİM, DAHA GÜÇLÜ DÖNÜYORUM
Bu yıl ikinci gelişim.
Belki yeniden geleceğim.
Çünkü bazı ziyaretlerin sayısı olmaz.
İnsan bazen teşekkür etmeye gelir.
Bazen dua etmeye…
Bazen cevap aramaya…
Bazen kendisini yeniden toparlamaya…
Bugün ben biraz yorgun geldim.
Ama daha güçlü dönüyorum.
Biraz kaygılı geldim.
Ama umutlarımı büyüterek dönüyorum.
Sorularla geldim.
Bir cevapla dönüyorum:
Çalışmaya devam edeceğiz.
Daha fazla çalışacağız.
Çocuklarımız için…
Kadınlarımız için…
Gençlerimiz için…
İhtiyaç sahipleri için…
Ülkemizin geleceği için…
Çünkü Cumhuriyet tamamlanmış bir hikâye değildir.
Her nesil kendi bölümünü yazacaktır.
SON SÖZ: ATAM, DUAYA VE SÖZ VERMEYE GELDİM
Atam…
Bu yıl ikinci kez huzurundayım.
Senden bir şey istemeye gelmedim.
Teşekkür etmeye geldim.
Dua etmeye geldim.
Güç almaya geldim.
Umutlarımı büyütmeye geldim.
Ve kendime yeniden söz vermeye geldim.
Bu ülke kolay kurulmadı.
Bu bayrak kolay yükselmedi.
Bu Cumhuriyet bize bedelsiz bırakılmadı.
O hâlde bize düşen de sadece geçmişle gurur duymak değildir.
Geleceği hak etmek zorundayız.
Daha çok okuyacağız.
Daha çok üreteceğiz.
Daha çok çalışacağız.
Daha çok insana dokunacağız.
Daha güçlü bir toplum kuracağız.
Daha güçlü bir Türkiye için mücadele edeceğiz.
Çünkü senin huzurundan ayrılırken insanın aklında kalması gereken asıl cümle şudur:
“Atam, bıraktığın emaneti sadece korumaya değil, daha ileri taşımaya geldik.”
Ve ben bugün Anıtkabir’den bir ziyaretçi olarak değil, sorumluluğunu yeniden hatırlamış bir vatandaş olarak ayrılıyorum.
Güç aldım.
Umudumu büyüttüm.
Dua ettim.
Ve yeniden yola çıktım.
