Arzu ÜNAL
Renkli, hızlı ve sürekli hareket hâlindeki dijital dünya yalnızca yetişkinleri değil, çocukları da güçlü biçimde etkisi altına alıyor.
Bugünün çocukları gözlerini teknolojiyle çevrili bir dünyaya açıyor. Daha konuşmayı öğrenmeden ekranlara bakıyor, parmaklarını kullanmayı öğrenirken dijital içerikler arasında geçiş yapıyor, boş kaldıklarında ise yeniden telefon, tablet, televizyon ya da oyun konsoluna yöneliyorlar.
Her an yeni bir görüntü, yeni bir ses, yeni bir oyun ve yeni bir uyarıcıyla karşılaşan çocukların zihni, sakin kalmaya ve kendi iç dünyasıyla baş başa olmaya giderek yabancılaşıyor.
Bunun yanında aileler de çocuklarının boş kalmasına, sessizce oturmasına veya “Canım sıkılıyor” demesine çoğu zaman izin vermiyor. Çocuğun sıkıldığını gören anne ve baba hemen yeni bir oyuncak, etkinlik, kurs, video ya da dijital uygulamayla devreye giriyor.
Oysa çocuk gelişimi açısından can sıkıntısı her zaman olumsuz bir durum değildir.
Tam tersine, doğru biçimde yaşandığında can sıkıntısı; hayal gücünün, merakın, üretkenliğin, sabrın ve problem çözme becerisinin geliştiği önemli bir zaman dilimidir.
Çocuklar Boş Kalmayı Bilmiyor
Öğretmenlerin ve çocuklarla çalışan uzmanların sıkça dile getirdiği önemli bir gözlem var:
Çocuklar artık boş kalmayı pek istemiyor ve çoğu zaman boş kaldıklarında ne yapacaklarını bilmiyor.
Evde daha fazla zaman geçiren, sokakta, parkta, bahçede veya mahallede özgürce oynama imkânı bulamayan çocuklar, sürekli olarak kendilerini meşgul edecek bir etkinliğe ihtiyaç duyuyor.
“Ne yapayım?”
“Canım sıkılıyor.”
“Bana bir şey açar mısın?”
“Benimle oynar mısın?”
Bu cümleler ailelerin günlük hayatında giderek daha fazla yer alıyor.
Buradaki temel mesele, çocuğun ilgi istemesi değildir. Çocuğun anne ve babasıyla zaman geçirmek istemesi son derece doğaldır. Asıl sorun, kendi başına düşünme, oyun kurma, bir uğraş bulma ve boş zamanı yönetme becerisinin yeterince gelişmemesidir.
Çocuk önünde hazır bir etkinlik olmadığında, kendisine ne yapacağını söyleyen biri bulunmadığında veya eline bir ekran verilmediğinde huzursuz oluyorsa, bu durum onun iç dünyasını kullanma konusunda zorlandığını gösterebilir.
Pandemi Sonrası Değişen Çocukluk
Bu durum özellikle pandemi döneminden sonra daha belirgin hâle geldi.
O dönemde çocuklar uzun süre evlerde kaldı. Okullar kapandı, parklar ve oyun alanları kullanılamadı, akran ilişkileri zayıfladı. Eğitim, iletişim ve eğlence büyük ölçüde ekran üzerinden yürütüldü.
Aileler de günlük hayatı sürdürebilmek, çalışabilmek ve çocuklarını ev içinde meşgul edebilmek için dijital araçlardan yoğun biçimde yararlandı.
Bu şartlar elbette olağanüstü bir dönemin sonucuydu. Ancak geçici olarak kullanılan bazı yöntemler zamanla kalıcı alışkanlıklara dönüştü.
Çocuk her sıkıldığında ekran açıldı.
Her huzursuz olduğunda yeni bir video bulundu.
Her boşluk, hazır bir etkinlikle dolduruldu.
Çocuğa, “Biraz düşün, kendi oyununu kur, etrafındaki eşyalarla bir şey üret” deme alışkanlığı giderek azaldı.
Böylece çocuklar boşluğu değerlendirmeyi değil, boşluktan kaçmayı öğrendi.
Can Sıkıntısı Neden Değerlidir?
Can sıkıntısı, zihnin harekete geçmesi için açılan doğal bir alandır.
Çocuk hazır bir eğlenceyle karşılaşmadığında çevresine farklı gözle bakmaya başlar. Bir karton kutu onun için bir gemiye, masanın altı bir eve, battaniye bir çadıra, tahta kaşık bir mikrofona dönüşebilir.
İşte yaratıcılık tam da burada başlar.
Hazır oyuncak çocuğa belirli bir oyun sunar. Hayal gücü ise sıradan bir nesneye yüzlerce anlam kazandırabilir.
Çocuk sıkıldığında düşünmeye başlar:
“Şimdi ne yapabilirim?”
“Bunu başka nasıl kullanabilirim?”
“Yeni bir oyun kurabilir miyim?”
“Bu sorunu nasıl çözebilirim?”
Bu sorular çocuğun zihinsel gelişimi açısından son derece kıymetlidir.
Çünkü hayat boyunca karşılaşacağı bütün problemlerin hazır cevapları olmayacaktır. Her zaman yanında ne yapacağını söyleyen bir öğretmen, ebeveyn veya dijital uygulama bulunmayacaktır.
Kendi boşluğunu yönetemeyen çocuk, ilerleyen yaşlarda belirsizliklerle, yalnızlıkla ve beklemeyle baş etmekte zorlanabilir.
Sürekli Uyarılan Zihin Yorulur
Dijital içerikler çocuklara hızlı, renkli ve kesintisiz bir eğlence sunuyor.
Görüntüler saniyeler içinde değişiyor, oyunlar sürekli ödül veriyor, videolar merakı diri tutmak için aralıksız yeni uyaranlar üretiyor.
Bu yoğunluk çocuğun dikkat sistemini etkileyebilir.
Sürekli yüksek uyarana alışan çocuk, kitap okumak, resim yapmak, sessizce oyun kurmak, sohbet etmek veya uzun süre aynı etkinlikle ilgilenmek gibi daha sakin faaliyetleri sıkıcı bulabilir.
Çünkü gerçek hayatın ritmi dijital dünyanın ritmi kadar hızlı değildir.
Bir çiçeğin büyümesi zaman alır.
Bir kitabın sonuna ulaşmak sabır ister.
Bir yapbozun tamamlanması emek gerektirir.
Bir arkadaşlık, tek dokunuşla kurulmaz.
Çocuk yalnızca anlık hazlara alışırsa, sabır isteyen süreçlerde kolayca vazgeçebilir.
Bu nedenle mesele teknolojiyi tamamen yasaklamak değildir. Asıl mesele, çocuğun zihninin yalnızca teknoloji tarafından yönlendirilmesine izin vermemektir.
Her Boşluğu Dolduran Aileler
Bugün birçok anne ve baba çocuklarına iyi bir gelecek hazırlamak istiyor.
Bu nedenle çocuklarının zamanını kurslarla, spor faaliyetleriyle, özel derslerle, sanat etkinlikleriyle ve farklı programlarla dolduruyorlar.
Elbette bu faaliyetlerin çocuğun gelişimine katkısı vardır. Ancak çocuğun günün her saatinin planlanması, onun kendi zamanını yönetme becerisini zayıflatabilir.
Bazı çocukların hayatı yetişkinlerin iş takviminden daha yoğun hâle geliyor.
Okul, kurs, ödev, spor, yabancı dil, ekran süresi ve planlanmış oyun saatleri arasında çocuğun kendiliğinden hareket edebileceği alan neredeyse kalmıyor.
Oysa çocuk yalnızca eğitim programlarıyla gelişmez.
Bazen odasında sessizce otururken, pencereden dışarı bakarken, oyuncaklarını kendi istediği gibi dizerken veya hiçbir hedefi olmayan bir oyun kurarken de gelişir.
Her dakikayı verimli geçirmek zorunda olduğu öğretilen çocuk, dinlenmeyi ve boşluğu suçluluk gibi algılayabilir.
Hâlbuki çocukluk bir yarış değildir.
Çocuk Kendi Oyununu Kurabilmelidir
Oyun, çocuğun yalnızca eğlenme biçimi değil, hayatı öğrenme yöntemidir.
Çocuk oyun oynarken dünyayı taklit eder, duygularını ifade eder, korkularını anlamlandırır ve karşılaştığı sorunlara çözümler üretir.
Ancak oyunun geliştirici olabilmesi için her ayrıntısının yetişkin tarafından belirlenmemesi gerekir.
Anne ve baba sürekli oyunu yönlendirirse, kuralları koyarsa, çocuğa ne yapacağını anlatırsa, çocuk uygulayan kişi hâline gelir.
Oysa çocuğun kurucu olması gerekir.
Kendi oyununun konusunu belirlemeli, roller dağıtmalı, kurallar oluşturmalı ve sorun çıktığında çözüm bulmalıdır.
Bazen oyuncağın kırılması, yapının yıkılması veya oyunun istediği gibi ilerlememesi de öğrenmenin bir parçasıdır.
Çocuk her güçlükte yetişkinden yardım beklemek yerine önce kendisi düşünmeye teşvik edilmelidir.
“Canım Sıkılıyor” Cümlesinden Korkmayın
Çocuk “Canım sıkılıyor” dediğinde ailelerin hemen çözüm üretmesi gerekmiyor.
Anne ve baba sakin biçimde şu cevabı verebilir:
“Bazen insanın canı sıkılabilir. Biraz düşün, kendine yapacak bir şey bulabilirsin.”
Bu yaklaşım ilgisizlik değildir.
Tam tersine çocuğa güvenmektir.
“Sen düşünebilirsin.”
“Sen oyun kurabilirsin.”
“Sen boş zamanını yönetebilirsin.”
mesajı vermektir.
İlk zamanlarda çocuk zorlanabilir. Sürekli hazır etkinliğe alışmış bir çocuk, kendi başına uğraş bulmakta güçlük çekebilir. Bu son derece doğaldır.
Aileler sabırlı olmalıdır.
Çocuğa fikir verilebilir ancak oyun tamamen hazırlanıp önüne konulmamalıdır.
Örneğin, “Odanızdaki malzemelerle bir şehir kurmayı deneyebilirsin” denilebilir. Fakat şehrin nasıl kurulacağı, hangi malzemenin nerede kullanılacağı çocuğa bırakılmalıdır.
Evler Birer Eğlence Merkezine Dönüşmemelidir
Anne ve babaların görevi çocuklarını günün her anında eğlendirmek değildir.
Aile, çocuğun güvenliğini sağlayan, değerlerini şekillendiren, sevgisini ve rehberliğini sunan temel kurumdur.
Ancak ebeveyn kendisini sürekli etkinlik üreten bir görevli gibi görürse hem yorulur hem de çocuğun bağımsızlaşmasını geciktirir.
Çocuk, evde bazen sessizlik olabileceğini öğrenmelidir.
Anne kitap okuyabilir, baba kendi işiyle ilgilenebilir, çocuk da kendi uğraşını bulabilir.
Aynı ortamda herkesin sürekli birbirini eğlendirmeden bulunabilmesi sağlıklı aile hayatının bir parçasıdır.
Bu durum çocuğa, hayatın her anının yüksek heyecan taşımadığını öğretir.
Sokak ve Tabiat Çocuğun Doğal Okuludur
Çocukların can sıkıntısının artmasının sebeplerinden biri de doğal oyun alanlarının azalmasıdır.
Sokak, mahalle, park, bahçe ve tabiat çocuk için yalnızca fiziksel alan değildir. Bu alanlar onun sosyalleşme, keşfetme, risk değerlendirme ve kendi kararlarını verme okuludur.
Toprağa dokunan, ağaca tırmanan, taşlarla oyun kuran, arkadaşlarıyla kurallar belirleyen çocuk hayatı doğrudan tecrübe eder.
Dijital oyunlarda kaybedilen bir karakter yeniden başlatılabilir. Gerçek oyunda ise arkadaşın kırıldığında özür dilemek, sıra beklemek ve anlaşmazlık çözmek gerekir.
Bunlar hazır içeriklerden öğrenilemez.
Çocuk mümkün olduğunca tabiatla, açık havayla ve gerçek insan ilişkileriyle buluşturulmalıdır.
Teknoloji Düşman Değil, Sınırlandırılması Gereken Bir Araçtır
Teknoloji doğru kullanıldığında eğitim, iletişim ve bilgi açısından önemli imkânlar sunar.
Bu nedenle çözüm, teknolojiyi çocukların hayatından tamamen çıkarmak değildir.
Çözüm; kullanım süresini, içeriğini ve zamanını bilinçli biçimde yönetmektir.
Ekran çocuğu susturmak, yemek yedirmek, uyutmak veya her sıkıldığında meşgul etmek için kullanılmamalıdır.
Aile içinde ekransız zaman dilimleri oluşturulabilir.
Yemek masasında telefon kullanılmaması, uyku öncesinde ekranların kapatılması, hafta içinde açık hava etkinliklerine yer verilmesi ve ebeveynlerin de çocuklara örnek olması önemlidir.
Çocuğa sürekli “Telefonu bırak” deyip kendisi bütün gün telefonla ilgilenen bir ebeveynin sözü etkili olmayacaktır.
Çocuk söyleneni değil, gördüğünü öğrenir.
Sıkılabilen Çocuk, Üretebilen Çocuktur
Bugün çocukların gelecekte başarılı olabilmeleri için yalnızca bilgi sahibi olmaları yeterli değildir.
Onların düşünmesi, sorgulaması, üretmesi, sabretmesi, problem çözmesi ve yeni şartlara uyum sağlaması gerekecektir.
Bu becerilerin temeli ise yalnızca derslerde atılmaz.
Bazen sessiz bir odada, hiçbir şey yapmadan geçirilen birkaç dakikada atılır.
Çünkü çocuk o sessizlik içinde kendisini duymaya başlar.
Ne istediğini, ne düşündüğünü, neye merak duyduğunu fark eder.
Kendi iç dünyasıyla tanışmayan çocuk, sürekli dışarıdan gelen uyarılarla yönlendirilir.
Hayal gücü hazır görüntülerle beslenen değil, kendi görüntülerini kurabilen çocuklarda gelişir.
Çocukların Boş Zamanını Ellerinden Almayalım
Çocuklarımız için her şeyi hazırlamak, her sorunu çözmek ve her boşluğu doldurmak iyi ebeveynlik değildir.
Bazen geri çekilmek gerekir.
Çocuğun düşünmesine, denemesine, yanılmasına, sıkılmasına ve yeniden başlamasına izin vermek gerekir.
Çünkü çocukların yalnızca eğlenmeye değil, kendi eğlencelerini kurmaya da ihtiyaçları vardır.
Onların yalnızca bilgiye değil, hayal kurabilecekleri boşluklara da ihtiyacı vardır.
Çocuklarımızın canı zaman zaman sıkılsın.
Bir karton kutudan gemi yapsınlar.
Yastıklardan kale kursunlar.
Bir ağacın gölgesinde uzun uzun otursunlar.
Bulutların neye benzediğini düşünsünler.
Bir hikâye uydursunlar.
Kendi oyunlarını, kendi dünyalarını ve kendi çözümlerini oluştursunlar.
Çünkü her boşluk kayıp değildir.
Bazı boşluklar düşüncenin evidir.
Bazı sessizlikler hayal gücünün sesidir.
Bazı can sıkıntıları ise geleceğin fikirlerinin doğduğu yerdir.
Çocuklarımızın her anını doldurmak yerine, onların kendi dünyalarını kurabilecekleri alanlar açalım.
Unutmayalım:
Canı hiç sıkılmayan çocuk, kendi iç sesini duymakta zorlanabilir.
Kendi iç sesini duyamayan çocuk ise başkalarının sunduğu dünyaya bağımlı hâle gelebilir.
Çocuklarımızın canı biraz sıkılsın.
Çünkü hayal gücü, çoğu zaman tam da o sessiz boşlukta filizlenir.
