Arzu ÜNAL

Balkanlar Uyanıyor, Hatıralar Konuşuyor

Balkan Dağları’ndan inen serinlikle,
Osma Nehri (Bulgarca: Осъм)
Osma’nın sessizce akan suyuyla,
Taş sokaklarda yankılanan ayak sesleriyle,
Lovça’nın sabahına açılan pencerelerle…
Günaydın Türkiyem.

Bazı şehirler gezilir.

Bazı şehirler görülür.

Bazı şehirler ise insana bir şeyler anlatır.

Lovça, anlatan şehirlerden biridir.

Sabahın ilk ışıkları şehrin üzerine düşerken Osma Nehri akmaya devam eder. Köprülerin üzerinden insanlar geçer, dükkânlar açılır, çocuklar okullarına gider, hayat yeniden başlar.

Fakat biraz dikkatli bakarsanız Lovça’da yalnız bugünün insanlarını görmezsiniz.

Geçmişin ayak seslerini de duyarsınız.

Çünkü Balkan şehirlerinde tarih, kitapların sayfalarında yaşamaktan çok sokakların arasında saklanır.

Bir taş duvarda…

Bir köprüde…

Bir çeşmede…

Bir eski evin penceresinde…

Bazen de artık yerinde olmayan bir yapının sessizliğinde.

OSMA AKARKEN ZAMAN DA AKIYOR

Lovça’nın ortasından geçen Osma Nehri’ne bakıyorum.

Su durmuyor.

Bizden önce de akıyordu.

Bizden sonra da akacak.

Belki hayatın en büyük derslerinden biri budur:

Zaman da su gibidir.

Tutamazsınız.

Geri çeviremezsiniz.

Ama geçtiği yerlerde bıraktığı izleri okuyabilirsiniz.

Osma’nın kıyısında bunu daha iyi hissediyorsunuz.

Kim bilir kaç nesil aynı nehre baktı?

Kaç çocuk onun kıyısında büyüdü?

Kaç anne oğlunu bekledi?

Kaç tüccar köprülerinden geçti?

Kaç yolcu uzak diyarlardan gelip burada konakladı?

Ve kaç insan bu topraklardan Anadolu’ya doğru yola çıkarken son kez dönüp arkasına baktı?

Nehir konuşmuyor.

Fakat hafızası varmış gibi akıyor.

KÖPRÜLER YALNIZCA İKİ YAKAYI BİRLEŞTİRMEZ

Lovça’nın simgelerinden biri köprüsüdür.

Bir köprüye baktığınızda taş, ahşap ve mimari görürsünüz.

Ben ise köprülerde başka bir anlam arıyorum.

Çünkü köprü, iki taraf arasında kurulmuş bir iradedir.

Bir yakadan diğerine geçebilmenin adıdır.

Balkanlar ile Anadolu arasındaki ilişkimiz de böyle okunmalıdır.

Bizim bugün yeni köprülere ihtiyacımız var.

Ama yalnız nehirlerin üzerine değil.

İnsanların arasına köprü kurmalıyız.

Sofya ile İstanbul arasında…

Lovça ile Bursa arasında…

Kırcaali ile Edirne arasında…

Filibe ile İstanbul arasında…

Şumnu, Razgrad, Silistre ve Dobruca ile Anadolu arasında…

Öğrenciler arasında köprüler kurmalıyız.

Üniversiteler arasında…

İş insanları arasında…

Sanatçılar, tarihçiler, araştırmacılar ve sivil toplum kuruluşları arasında…

Çünkü coğrafi sınırlar komşuluğu belirleyebilir; fakat kültürel yakınlığı insanların kurduğu ilişkiler yaşatır.

TAŞLARIN DA HAFIZASI VARDIR

Lovça’nın eski sokaklarında yürürken insanın adımları ister istemez yavaşlıyor.

Çünkü eski şehirlerde hızlı yürümek doğru gelmiyor insana.

Bir kapıya bakıyorsunuz.

Bir pencereye…

Bir duvara…

Sonra düşünüyorsunuz:

Bizden önce burada kimler yaşadı?

Kimler bu kapıları açtı?

Kimler bu sokaklardan geçti?

Balkanların birçok şehrinde olduğu gibi Lovça’nın tarihinde de Osmanlı döneminin uzun yüzyılları vardır. Bu nedenle bölgenin tarihini tek bir milletin veya tek bir dönemin hikâyesine indirgemek mümkün değildir.

Tarih katman katmandır.

Bizim görevimiz de geçmişi bugünün kavgasına dönüştürmek değil, doğru okuyarak ortak hafızayı korumaktır.

Çünkü tarih intikam için okunursa toplumları ayırabilir.

Fakat anlamak için okunursa geleceğin yanlışlarını azaltabilir.

BİR ŞEHRİ TANIMAK İÇİN MEYDANLARINA DEĞİL, HAFIZASINA BAKIN

Bir şehri tanımak istiyorsanız yalnız büyük binalarına bakmayın.

Mezarlıklarına gidin.

Eski mahallelerine girin.

Çeşmelerini bulun.

İbadethanelerinin hikâyelerini araştırın.

Arşivlerini açın.

Yaşlılarını dinleyin.

Çünkü şehirlerin gerçek tarihi çoğu zaman turistik broşürlerde birkaç paragrafla anlatılandan çok daha büyüktür.

Lovça için de yapılması gereken budur.

Osmanlı dönemine ait nüfus kayıtları, vakıflar, eğitim yapıları, ticaret hayatı, yollar, köprüler, çeşmeler, camiler ve mahalleler araştırılmalıdır.

Ne vardı?

Ne kaldı?

Ne kayboldu?

Hangi eser başka amaçlarla kullanılmaya başlandı?

Hangi yapının yalnızca izi kaldı?

Bunları bilmeden Balkanlardaki medeniyet tarihimizin tamamını anlayamayız.

BALKANLARA SADECE KAYBETTİKLERİMİZ ÜZERİNDEN BAKMAYALIM

Biz Balkanlardan bahsederken çoğu zaman göçleri, savaşları, acıları ve kayıpları anlatıyoruz.

Elbette bunları unutamayız.

Fakat yalnız acıyı hatırlayan bir hafıza eksik kalır.

Çünkü dedelerimiz Balkanlarda yalnız savaşmadılar.

Yaşadılar.

Toprak sürdüler.

Ticaret yaptılar.

Çocuk yetiştirdiler.

Köprü yaptılar.

Çeşme yaptılar.

İbadethane ve okul inşa ettiler.

Şehirlerin ekonomik ve sosyal hayatına katıldılar.

Dolayısıyla Balkan tarihi yalnızca geri çekilmenin tarihi değildir.

Yüzyıllar boyunca kurulmuş hayatların da tarihidir.

Bu ayrım önemlidir.

Çünkü çocuklarımıza yalnızca “Nereleri kaybettik?” sorusunu öğretirsek onlara yarım bir tarih bırakmış oluruz.

Bir soru daha sormalıyız:

Oralarda nasıl bir medeniyet kurduk ve geride hangi izleri bıraktık?”

LOVÇA’DAN GELECEĞE BAKMAK

Bugün Lovça sokaklarında dolaşırken benim asıl düşündüğüm geçmişten çok gelecek.

Geçmişi değiştiremeyiz.

Ama geçmişten ne öğreneceğimize karar verebiliriz.

Balkanlarda yaşayan yeni nesiller birbirini daha iyi tanımalıdır.

Türkiye’deki Balkan kökenli gençler dedelerinin şehirlerini görmelidir.

Bulgaristan’daki gençler İstanbul’u, Edirne’yi, Bursa’yı, Çanakkale’yi tanımalıdır.

Ortak tarih üzerine bilimsel çalışmalar yapılmalıdır.

Kültür yolları oluşturulmalıdır.

Kaybolan Türk-İslam eserlerinin dijital envanteri hazırlanmalıdır.

Eski fotoğraflar, mezar taşları, vakıf kayıtları, aile belgeleri ve sözlü tarih anlatıları kaybolmadan kayıt altına alınmalıdır.

Çünkü bazen bir medeniyetin son şahidi büyük bir saray değil, bir köy mezarlığındaki kırık taştır.

O taş kaybolduğunda yalnız bir taş kaybetmeyiz.

Bir cümleyi tarihten silmiş oluruz.

GÜNAYDIN LOVÇA, GÜNAYDIN TÜRKİYEM

Sabah artık yükseliyor.

Osma nehri akmaya devam ediyor

Köprülerin üzerinden insanlar geçiyor.

Lovça yeni bir güne başlıyor.

Ben ise Balkanların bu güzel şehrinden Türkiye’ye doğru gönülden bir selam gönderiyorum:

Günaydın Türkiyem.

Lovça’dan günaydın.

Osma’nın kıyısından günaydın.

Balkan Dağları’nın eteklerinden günaydın.

Eski sokakların sessizliğinden günaydın.

Dedelerimizin hatıralarından, çocuklarımızın geleceğinden günaydın.

Ve en önemlisi;

geçmişin acılarını geleceğin düşmanlığına değil, geleceğin bilgeliğine dönüştürebileceğimiz bir sabahtan günaydın.

Çünkü artık Balkanlara yalnızca arkamıza dönerek bakmanın zamanı değildir.

Balkanlara ileriye bakarak sahip çıkmanın zamanıdır.

Araştırarak…

Koruyarak…

Tanışarak…

Konuşarak…

Kültür üreterek…

Yeni nesilleri birbirine yaklaştırarak…

Lovça’daki köprü bize belki de en güzel mesajı veriyor:

Nehirler ayırabilir, köprüler birleştirir.
Sınırlar ayırabilir, kültür birleştirir.
Zaman uzaklaştırabilir, hafıza yeniden buluşturur.

Osma nehri akmaya devam ediyor.

Balkanların rüzgârı yüzümüze vuruyor.

Ve Lovça’dan yükselen sabah selamımız Anadolu’ya ulaşıyor:

Günaydın Türkiyem.
Günaydın Balkanlar.
Geçmişimizi unutmadığımız, fakat geleceğimizi de birlikte kurmayı öğrendiğimiz güzel sabahlara…