Arzu ÜNAL

Ömür güzel şeyleri sonraya bırakacak kadar uzun değil. Bak, bugün de bitti…”

Bazen bir cümle, insanın yıllarca düşünmekten kaçtığı hakikati birkaç kelimeyle önüne koyar. Bu söz de onlardan biri.

Sabah gözümüzü açıyoruz. Önümüzde koskoca bir gün varmış gibi geliyor. Yapılacak işler, aranacak insanlar, gidilecek yerler, tutulacak sözler… Sonra “yarın yaparım” diyoruz. “Biraz işler hafiflesin.” “Uygun bir zamanda giderim.” “Sonra ararım.” “Bir gün oturup uzun uzun konuşuruz.” Ve akşam oluyor.

Bir gün daha hayatımızdan sessizce ayrılıyor.

En Büyük Yanılgımız: Vaktimiz Çok Sanıyoruz

İnsanın sahip olduğu en kıymetli sermaye para değildir. Makam değildir. Ev, araba, mal, mülk hiç değildir.

Zamandır.

Çünkü kaybedilen para yeniden kazanılabilir. Yıkılan bir ev yeniden yapılabilir. Kaybedilen makamın yerine başka bir görev gelebilir. Fakat dünün bir saatini bütün servetinizi verseniz geri alamazsınız.

Buna rağmen en hoyrat kullandığımız şey zamandır. Sanki önümüzde bitmeyecek yıllar varmış gibi kırgınlıkları büyütüyoruz. Sevdiklerimizi aramayı erteliyoruz. Annemizin, babamızın yanında biraz daha oturmayı sonraya bırakıyoruz. Çocuklarımız büyürken “işim var” diyoruz. Dostlarımızı “nasıl olsa görüşürüz” diyerek bekletiyoruz.

Sonra hayat bize çok ağır bir cümle öğretiyor:

Keşke”nin telafisi her zaman yoktur.

Bir Gün Babanızın Eli Elinizden Ayrılır

Çocukken babanız elinizden tutar. Yolun karşısına geçirir. Köyün yollarında yürütür. Dedesinin mezarını gösterir. Nereden geldiğinizi anlatır. Siz o günlerde onun hep yanınızda olacağını zannedersiniz.

Yıllar geçer. Bir gün fark edersiniz ki artık siz onun koluna giriyorsunuz.

Biraz daha zaman geçer… Ve bir gün o el, elinizden ayrılır.

İşte insan o zaman zamanın ne olduğunu daha iyi anlıyor. Birlikte içilen bir çayın, aynı sofrada yenilen bir lokmanın, köy yolunda yapılan kısa bir yürüyüşün aslında ne kadar büyük bir servet olduğunu sonradan fark ediyor.

İnsan bazen bir mezarın başında, hayatın bütün felsefesini öğreniyor:

Sevdiklerin hayattayken sev.

Çünkü bazı çiçekler mezara bırakıldığında güzeldir ama kokusunu artık sevdiğin insan duyamaz.

Annene Bugün Sarıl

Annen hayattaysa ara.

Mümkünse yanına git.

Elini öp.

Birlikte çay iç.

Aynı hikâyeyi onuncu defa anlatıyorsa yine dinle. Çünkü gün gelecek, o hikâyeyi bir kez daha dinleyebilmek için dünyaları vermek isteyeceksin. Baban hayattaysa sesini kaydet zihnine. Çocukların küçükse büyümelerini aceleye getirme. Torunun yanına koşuyorsa telefonu bir kenara bırak. Dostun seni özlediyse “önümüzdeki hafta” deme. Çünkü hayatın en büyük zenginlikleri banka hesaplarında değil, birlikte geçirilen zamanın hatıralarında birikiyor.

Sonra” Bazen Hiç Gelmez

Hayatımızın en tehlikeli kelimelerinden biri belki de “sonra”dır.

Sonra görüşürüz.

Sonra konuşuruz.

Sonra barışırız.

Sonra memlekete gideriz.

Sonra çocuklarla ilgilenirim.

Sonra annemi ziyaret ederim.

Sonra kendime zaman ayırırım.

Sonra hayalimi gerçekleştiririm.

Fakat hayatın bize “sonra” diye bir borcu yoktur.

Takvimler önümüzdeki yılı gösterebilir; bu, bizim o yılın içinde bulunacağımızın garantisi değildir.

Bu nedenle mesele ölümü düşünerek karamsarlığa kapılmak değildir. Tam tersine, ölümlü olduğumuzu bilerek hayatı daha anlamlı yaşamaktır.

Kırgınlıkları Taşımaya Ömür Yetmez

Bir başka mesele de kırgınlıklarımızdır.

İnsan bazen yıllarca bir cümlenin, bir yanlış anlaşılmanın, bir gururun esiri oluyor.

Kardeş kardeşle konuşmuyor.

Dost dosta selam vermiyor.

Akrabalar birbirinden uzaklaşıyor.

Yıllar geçiyor.

Sonra bir telefon geliyor:

Vefat etti…”

O anda bütün tartışmalar küçülüyor.

Kimin haklı olduğu önemini kaybediyor. Söylenmeyen sözler, yapılmayan ziyaretler, tutulmayan eller kalıyor.

Öyleyse kendimize sormamız gerekiyor:

Haklı çıkmak mı daha önemli, gönül kazanmak mı?

Elbette her haksızlığı kabul etmek zorunda değiliz. Her ilişkiyi sürdürmek de mecburiyet değildir. Fakat gururun, sevgiden daha büyük hale gelmesine izin vermemek gerekir.

Hayatı Büyük Günlerde Aramayın

Mutluluğu hep büyük olaylara bağladığımız için çoğu zaman hayatı kaçırıyoruz.

Şu iş bitsin rahat edeceğim.”

Şu parayı kazanayım yaşayacağım.”

Emekli olayım gezeceğim.”

Çocuklar büyüsün kendime zaman ayıracağım.”

Oysa hayat zaten yaşanıyor.

Sabah içtiğiniz çay hayatın kendisidir.

Pencereden giren güneş…

Köyünüzün yolu…

Çocukluğunuzun geçtiği dere…

Bir dostun “Nasılsın?” diye araması…

Annenizin duası…

Babanızdan kalan bir hatıra…

Torununuzun gülüşü…

Bir ağacın gölgesinde geçirilen yarım saat…

Bunların hiçbiri küçük değildir.

Hayat dediğimiz büyük hikâye, işte bu küçük anların toplamıdır.

Mezarlıklar Yarım Kalmış Planlarla Doludur

Mezarlıklara gittiğinizde yalnızca ölmüş insanları görmezsiniz.

Gerçekleşmemiş hayalleri de görürsünüz.

Yapılamayan seyahatler…

Söylenemeyen “seni seviyorum”lar…

Edilemeyen teşekkürler…

Gidilemeyen memleketler…

Barışılamayan dostlar…

Başlanamayan kitaplar…

Tamamlanamayan işler…

İnsan mezarlıkta geleceği değil, aslında bugünün kıymetini öğrenir. Çünkü mezar taşlarında insanların kaç toplantıya katıldığı, kaç otomobili olduğu, banka hesabında ne kadar para bıraktığı yazmaz.

Doğum tarihi vardır. Ölüm tarihi vardır. Ve ikisinin arasında küçücük bir çizgi…

İşte bütün mücadelemiz, sevinçlerimiz, gözyaşlarımız, sevdalarımız, kavgalarımız, başarılarımız o küçücük çizginin içine sığar. Asıl mesele, o çizginin içini neyle doldurduğumuzdur.

Güzel Şeyleri Bugüne Alalım

Bu nedenle güzel şeyleri ertelemeyelim.

Teşekkür edeceksen bugün et.

Özür dileyeceksen bugün dile.

Birini seviyorsan bugün söyle.

Anneni arayacaksan bugün ara.

Bir dostun kapısını çalacaksan bugün çal.

Memleketini özlediysen fırsat bulduğunda git.

Bir hayalin varsa ilk adımını bugün at.

Bir çocuğun başını okşayacaksan bugün okşa.

Bir gönül yapabiliyorsan bugün yap.

Çünkü insanın gerçek serveti, geride bıraktığı mallarından çok dokunduğu gönüllerdir.

Akşam Olunca Kendimize Bir Soru

Ve yine akşam olacak.

Güneş batacak.

Sokaklar sessizleşecek.

Takvimden görünmeyen bir yaprak daha düşecek.

O zaman kendimize şu soruyu soralım:

Bugün gerçekten yaşadım mı, yoksa yalnızca bir günü daha mı tükettim?”

Çünkü yaşamak ile hayatta olmak aynı şey değildir.

Yaşamak; sevmektir.

Hatırlamaktır.

Vefa göstermektir.

Üretmektir.

Paylaşmaktır.

Bir insanın yükünü biraz hafifletmektir.

Ardından güzel bir söz bırakabilmektir.

Ve günün sonunda başını yastığa koyduğunda, “Bugün bir gönlü kırmadım; mümkünse bir gönül yaptım” diyebilmektir.

BAK, BUGÜN DE BİTTİ…

Sabah önümüzde uzun görünen gün yine bitti. Ömür de biraz böyledir.

Çocukluk derken gençlik gelir. Gençlik derken saçlara ak düşer. Dün babamızın arkasından yürürken bugün çocuklarımız bizim arkamızdan yürür. Bir zamanlar büyüklerimizin anlattığı hatıraları dinlerken, bir bakarız ki hatıraları anlatan kişi artık biz olmuşuz.

Hayat kimseyi beklemiyor.

Saat işliyor.

Takvim ilerliyor.

İnsanlar geliyor, insanlar gidiyor.

Geriye ise çoğu zaman tek bir şey kalıyor:

Nasıl hatırlandığımız.

Öyleyse ömrümüzün sonuna daha çok mal değil, daha çok iyilik bırakalım.

Daha çok kırgınlık değil, daha çok barış bırakalım.

Daha çok “keşke” değil, daha çok “iyi ki” bırakalım.

Çünkü gerçekten de:

Ömür, güzel şeyleri sonraya bırakacak kadar uzun değil.

Ve bak…

Bugün de bitti.

Ama yarın gözümüzü yeniden açabilirsek, bu bize verilmiş sıradan bir gün değil; yeniden sevmek, yeniden üretmek, yeniden gönül yapmak ve yarım bıraktığımız güzellikleri tamamlamak için verilmiş yeni bir emanettir.