Arzu ÜNAL’ın kaleminden – Bulgaristan ziyaretinden izlenimler

Bulgaristan ziyaretimin en etkileyici duraklarından biri hiç şüphesiz Filibe oldu. Bugünkü adıyla Plovdiv… Fakat benim gözümde burası yalnızca Bulgaristan’ın önemli şehirlerinden biri değildi. Taş sokaklarında yürürken insan, farklı medeniyetlerin ayak izlerini aynı anda hissediyor; bir duvara bakınca Roma’yı, bir kemerli geçitten geçince Orta Çağ’ı, ahşap çıkmalı bir konağın önünde durunca Osmanlı şehir kültürünü görebiliyordu.

Filibe’ye sadece bakılmaz.
Filibe okunur.

Çünkü bu şehir, üst üste yazılmış büyük bir tarih kitabı gibidir.

Her Taşın Altında Başka Bir Devir

Eski Filibe’nin taş döşeli sokaklarında yürürken ilk dikkatimi çeken şey, tarihin burada yalnızca müzelerde sergilenmemesiydi. Tarih sokaktaydı. Duvarların arasındaydı. Evlerin saçaklarında, ahşap pencerelerinde, yüksek taş avlu duvarlarında ve dar geçitlerde yaşamaya devam ediyordu.

Bugün Eski Filibe olarak bildiğimiz bölge, şehrin en eski yerleşim katmanlarından birini meydana getiriyor. Filibe’nin tarihi antik çağlara kadar uzanıyor. Traklardan Romalılara, Bizans’tan Osmanlı’ya ve modern Bulgaristan’a kadar şehir sürekli yaşamış, değişmiş ama hafızasını tamamen kaybetmemiştir.

Belki de Filibe’yi özel yapan en önemli özellik budur:

Şehirler büyürken geçmişlerini yok etmek zorunda değildir.

Filibe bunun yaşayan örneklerinden biridir.

Hisar Kapı: Bir Kapıdan Değil, Yüzyıllardan Geçmek

Eski şehirde gördüğüm kemerli geçitlerden biri özellikle dikkat çekiciydi. Hisar Kapı çevresindeydik.

Bugünkü kapının bulunduğu bölgenin tarihi Roma dönemine kadar uzanıyor. Daha sonraki yüzyıllarda savunma sisteminin bir parçası olarak kullanılan kapı, Orta Çağ boyunca da önemini korumuştur.

Düşünün…

Aynı noktadan yüzyıllar boyunca askerler, tüccarlar, seyyahlar, devlet adamları, din adamları ve sıradan şehir sakinleri geçmiş.

İnsan bugün aynı taşların üzerinde yürürken ister istemez düşünüyor:

Bizden önce kaç insan bu yoldan geçti?

Kaç sevincin, kaç korkunun, kaç kavuşmanın şahidi oldu bu duvarlar?

Tarih dediğimiz şey aslında biraz da budur. Tarih yalnızca büyük savaşların ve hükümdarların hikâyesi değildir. Aynı zamanda insanların yürüdüğü yolların, oturduğu evlerin ve yaşadığı mahallelerin hikâyesidir.

Osmanlı Filibesi Sokaklarda Hâlâ Konuşuyor

Eski Filibe’de beni en fazla etkileyen yapılardan biri de Osmanlı döneminde şekillenen geleneksel şehir evleri oldu.

Taş temel üzerine oturtulmuş ahşap yapılar, geniş saçaklar, sokağa doğru uzanan cumbalar…

Bu mimari bize Balkan şehirlerinin ortak kültürünü anlatıyor.

Filibe, Osmanlı döneminde önemli bir ticaret ve şehir merkeziydi. İstanbul’u Avrupa’ya bağlayan güzergâhlardan birinin üzerinde bulunması şehre büyük hareketlilik kazandırmıştı.

Tüccarlar, zanaatkârlar, devlet görevlileri ve farklı milletlerden insanlar burada birlikte yaşıyordu.

Bugün gördüğümüz birçok tarihî konak özellikle 18. ve 19. yüzyıllarda şekillenmiştir.

Bu evlere baktığımda yalnızca mimari görmedim.

Bir hayat biçimi gördüm.

Avlulu evler…

Komşuluk kültürü…

Taş sokaklarda yürüyen çocuklar…

Pencerelerden sokağa bakan insanlar…

Çarşıdan eve dönen esnaf…

Balkan şehirlerinin kaybolmaya yüz tutmuş gündelik hayatı bu evlerin duvarlarında hâlâ hissediliyor.

Nebet Tepe’den Şehre Bakmak

Filibe’nin yüksek noktalarından biri olan Nebet Tepe’ye çıktığınızda şehrin neden binlerce yıldır önemli olduğunu daha iyi anlıyorsunuz.

Buradan Filibe geniş bir ovaya açılıyor.

Tarih boyunca şehirlerin kurulmasında coğrafya büyük önem taşımıştır. Savunma, ticaret yolları, su kaynakları ve çevreyi görebilme imkânı şehirlerin kaderini belirlemiştir.

Nebet Tepe de Filibe’nin bu stratejik karakterinin en açık göstergelerinden biridir.

Fakat benim için Nebet Tepe yalnızca coğrafi bir yükseklik değildi.

Oradan şehre bakarken geçmiş ile bugün arasında görünmez bir bağ kurulduğunu hissettim.

Şehir değişmişti.

Yollar değişmişti.

İnsanlar değişmişti.

Fakat tepeler, taşlar ve ufuk hâlâ aynı yerdeydi.

Bir Ressamın Çerçevesinden Filibe

Eski şehirde dikkatimizi çeken bir başka eser de elinde büyük bir çerçeve tutan ressam heykeliydi.

Bu heykel Bulgaristan’ın önemli ressamlarından Zlatyu Boyadzhiev’i temsil ediyor.

1903 yılında Filibe yakınlarında doğan Boyadzhiev, Bulgar resim sanatının önemli isimlerinden biri kabul ediliyor.

Heykelde elinde tuttuğu boş çerçeve çok anlamlıdır.

Çünkü aslında o çerçevenin içinde Filibe vardır.

İnsanlar…

Sokaklar…

Evler…

Hayat…

Sanatçı dünyaya baktığında herkesin gördüğünden farklı bir şey görür. Belki de bu nedenle Filibe gibi şehirlerin sanatçıları çoktur.

Çünkü bazı şehirler insana yalnızca yaşamak için değil, düşünmek ve üretmek için de ilham verir.

Tarihi Korumak Bir Medeniyet Meselesidir

Filibe sokaklarında dolaşırken üzerinde en fazla düşündüğüm meselelerden biri de tarihî mirasın korunması oldu.

Bir şehir geçmişini koruyabiliyorsa geleceğine de daha güçlü bakabilir.

Tarihî eserleri korumak yalnızca turizm meselesi değildir.

Bu aynı zamanda bir kimlik meselesidir.

Bir milletin, bir şehrin veya bir medeniyetin hafızasını kaybetmesi, geçmişiyle bağının kopması anlamına gelir.

Bu nedenle Balkanlar’daki Osmanlı eserleri de aynı hassasiyetle korunmalıdır.

Camiler, köprüler, hanlar, hamamlar, mezarlıklar ve tarihî evler herhangi bir siyasi tartışmanın değil, ortak insanlık mirasının parçasıdır.

Bizim beklentimiz şudur:

Tarih olduğu gibi korunmalıdır.

Ne büyütülmeli ne küçültülmeli.

Ne saklanmalı ne de silinmeli.

Çünkü tarih gerçeğiyle güzeldir.

Balkanlar Bize Uzak Değildir

Filibe sokaklarında yürürken bir kez daha gördüm ki Balkanlar Türkiye’ye uzak değildir.

Coğrafi olarak yakın olduğumuz kadar tarih ve kültür bakımından da iç içeyiz.

Bir evin mimarisine bakıyorsunuz, Anadolu’dan izler görüyorsunuz.

Bir yemeğin tadına bakıyorsunuz, Edirne’yi hatırlıyorsunuz.

Bir kelime duyuyorsunuz, Türkçeden iz buluyorsunuz.

Bir çeşmenin önünde duruyorsunuz, Osmanlı şehir kültürünün izlerine rastlıyorsunuz.

Bu nedenle Balkanlarla ilişkilerimizi yalnızca diplomatik ilişkiler olarak görmemeliyiz.

Balkanlar aynı zamanda bir kültür coğrafyasıdır.

Ve bu kültür coğrafyasının en güçlü bağlarından biri Türkiye’dir.

Gençler Bu Şehirleri Görmeli

Filibe gezim sırasında sık sık gençleri düşündüm.

Türkiye’de ve Bulgaristan’da yaşayan gençler Balkan tarihini yalnızca kitaplardan öğrenmemeli.

Bu sokaklarda yürümeliler.

Hisar Kapı’yı görmeliler.

Nebet Tepe’ye çıkmalılar.

Muradiye Camii’nde durmalılar.

İmaret Camii’nin tarihini öğrenmeliler.

Eski Filibe’nin evlerini incelemeliler.

Çünkü tarih yerinde görüldüğünde insanın zihninde çok daha güçlü iz bırakır.

Belki de önümüzdeki yıllarda yapılması gereken en önemli çalışmaların başında Balkan tarih ve kültür gezileri gelmelidir.

Öğrenciler, genç araştırmacılar ve üniversiteliler bu coğrafyayı tanımalıdır.

Filibe Bana Bir Şey Söyledi

Filibe’den ayrılırken aklımda şu düşünce vardı:

Bir şehrin büyüklüğü yalnızca nüfusuyla, yollarıyla veya binalarıyla ölçülmez.

Bir şehir geçmişini ne kadar koruyabiliyorsa o kadar büyüktür.

Filibe’nin taş sokakları bana bunu anlattı.

Duvarlar sustuğu hâlde konuşuyordu.

Evler eskiydi fakat hâlâ canlıydı.

Sokaklar dar, fakat tarih çok genişti.

Ve insan bu sokaklardan geçerken şunu anlıyor:

Biz bugün bu topraklarda sadece misafiriz. Bizden önce gelenler vardı, bizden sonra gelecekler olacak. Bizim görevimiz geçmişten aldığımız emaneti geleceğe taşımaktır.

Bulgaristan ziyaretimde Filibe bana bir şehirden çok daha fazlasını gösterdi.

Bana Balkanların hafızasını gösterdi.

Ve o hafıza bize şunu söylüyor:

Tarihi bilmeden geleceği kuramazsınız.
Köklerinizi tanımadan ufkunuzu genişletemezsiniz.
Geçmişi korumadan kalıcı bir gelecek inşa edemezsiniz.

Arzu ÜNAL
Bulgaristan ziyaretinden – Filibe izlenimleri