Arzu ÜNAL
Bazı insanlar size hayatı uzun uzun anlatmaz.
Nasihat kürsülerine çıkmaz, büyük cümleler kurmaz, arkasında kitaplar dolusu söz bırakmaz.
Bir sofra kurar…
Bir bardak çay doldurur…
Yanındaki sandalyeyi gösterir…
Ve sadece:
“Kuzum, acıkmadın mı?”
der.
İnsan o anda bunun sıradan bir davet olduğunu düşünür.
Fakat yıllar geçince anlarsınız ki bazı sofralar karın doyurmak için değil, insan yetiştirmek için kurulmuştur.
Ben bereketi ilk defa babamın sofrasında öğrendim.
BABAMIN DAVETİ YEMEĞE DEĞİL, MUHABBETEYDİ
Bir gün babam beni aradı.
Sesi hâlâ kulağımda:
“Kuzum, acıkmadın mı?”
Yanına gittiğimde önünde hazırlanmış mütevazı ama güzel bir sofra vardı. Yemek vardı, ekmek vardı, çay vardı.
Fakat bugün geriye dönüp baktığımda çok daha iyi anlıyorum:
Babamın asıl istediği benim yemek yemem değildi.
Yanına oturmamdı.
Konuşmamdı.
Onu dinlememdi.
Aynı ekmeği bölüşmemizdi.
Çünkü eski insanların dünyasında sofra yalnızca yemek yenilen yer değildi.
Sofra, evin meclisiydi.
Ailenin birbirini dinlediği yerdi.
Küskünlüklerin bittiği, duaların edildiği, komşunun ağırlandığı, yolcunun doyurulduğu yerdi.
Babam da o sofralardan kalan bir insandı.
HZ. İBRAHİM’DEN GELEN MİSAFİR AHLAKI
O gün bana Hz. İbrahim Aleyhisselam’dan söz etti.
Misafire verdiği değeri anlattı.
Paylaşmayı anlattı.
İnsanın sofrasındaki nimetin ancak başkalarıyla bölüşüldüğünde gerçek anlamını bulduğunu söyledi.
Sonra zihnime kazınan o sözü söyledi:
“İnsan tek başına sofraya oturmaz. Evde kimse yoksa bile bir misafir arar, ekmeğini onunla paylaşır.”
Belki o gün bu sözün bütün manasını kavrayamadım.
Çünkü bazı nasihatlerin anlaşılması için insanın biraz yaşlanması gerekir.
Bazı sözlerin tohumu çocuklukta atılır, meyvesi yıllar sonra çıkar.
Babamın o gün ektiği tohum da yıllar sonra filizlenecekti.
TOPKAPI SARAYI’NDA AÇILAN HATIRA KAPISI
Yıllar geçti.
Bir gün Topkapı Sarayı’nı gezerken Hz. İbrahim Aleyhisselam ile ilişkilendirilen bir yemek kabına dair anlatımla karşılaştım.
Bir müze eserine bakıyordum ama zihnim bir anda başka yere gitti.
Ne sarayın ihtişamını gördüm ne çevremdeki kalabalığı duydum.
Babamın sesi geldi kulağıma:
“Kuzum, acıkmadın mı?”
İnsan hafızası gariptir.
Bazen onlarca yıl önce yaşanmış bir an, küçücük bir eşya karşısında bütün canlılığıyla geri gelir.
O tas bana yalnızca tarihi hatırlatmadı.
Babamı hatırlattı.
Ve o anda çocukluğumda tam olarak anlayamadığım dersin manası tamamlandı.
Babam bana yemek ikram etmiyormuş.
Bana insan olmanın bir usulünü öğretiyormuş.
SOFRANIN DÖRT AYAĞI
O gün kendi kendime düşündüm:
Bir sofranın dört ayağı gerçekten tahtadan mı yapılır?
Hayır.
Benim babamın sofrasının dört ayağı vardı:
Sevgi.
Paylaşmak.
Muhabbet.
Bereket.
Birinden biri eksildiğinde sofra eksik kalır.
En pahalı yemeklerle donatılmış masa, üzerinde muhabbet yoksa fakirdir.
Ama iki dilim ekmek, birkaç zeytin ve bir bardak çay; sevgiyle bölüşülüyorsa dünyanın en zengin sofrasıdır.
Bereket zaten burada başlar.
Bereket, yalnızca yemeğin çok olması değildir.
Bereket;
azın yetmesidir.
Azın paylaşılmasıdır.
Bir tabaktan iki kişinin doymasıdır.
Eve gelen misafirin yük değil, nimet sayılmasıdır.
Kapıya gelen insanın geri çevrilmemesidir.
Çayın biraz daha demlenmesi, ekmeğin biraz daha bölünmesidir.
BABA EVİN SESSİZ DUVARIDIR
İnsan babasının kıymetini çoğu zaman babası yanındayken tam olarak anlayamaz.
Çünkü baba evde hep vardır.
Sanki evin duvarı gibidir.
Sanki hiçbir yere gitmeyecekmiş gibi gelir.
Sesi mutfaktan gelir.
Ayakkabısı kapıda durur.
Sandalyede oturur.
Bir şeyler sorar.
Bazen kızar.
Bazen nasihat eder.
Bazen hiç konuşmadan çayını içer.
Siz bütün bunların sıradan olduğunu sanırsınız.
Sonra zaman geçer.
Ve anlarsınız ki sıradan sandığınız günler, hayatınızın en kıymetli günleriymiş.
Bir sandalye boş kaldığında anlarsınız.
Bir telefon artık çalmadığında anlarsınız.
Bir ses artık:
“Kuzum, acıkmadın mı?”
demediğinde anlarsınız.
İşte insan o zaman babasının yalnızca bir aile büyüğü olmadığını fark eder.
Baba bazen evin hafızasıdır.
Bazen duasıdır.
Bazen bereketidir.
Bazen de çocuklarının dünyaya karşı dayandığı görünmez duvardır.
BEN O GÜN YEMEĞE DEĞİL, BABAMIN GÖNLÜNE ÇAĞRILMIŞIM
Şimdi geçmişe baktığımda o sofrayı çok başka görüyorum.
Babam beni aslında yemeğe çağırmamış.
Gönlüne çağırmış.
“Gel biraz yanımda otur” demiş.
“Gel iki kelime konuşalım” demiş.
“Ben buradayım, sen de yanımda ol” demiş.
Babaların dili bazen böyledir.
“Ben seni özledim” demez.
“Gel yemek ye” der.
“Seninle konuşmak istiyorum” demez.
“Çayı koydum” der.
“Seni görmek istiyorum” demez.
“Acıkmadın mı?” diye sorar.
Çocuklar bunu ancak yıllar sonra tercüme edebilir.
EN BÜYÜK MİRAS MAL DEĞİLDİR
Babalar çocuklarına ev bırakabilir.
Tarla bırakabilir.
Para bırakabilir.
Dükkân bırakabilir.
Fakat bütün maddi miraslardan daha büyük bir miras vardır:
Karakter.
Babam bana paylaşmayı bıraktı.
Misafire hürmet etmeyi bıraktı.
Sofraya otururken şükretmeyi bıraktı.
Bir lokmanın değerini bilmeyi bıraktı.
Kapımıza gelen insanı yabancı görmemeyi bıraktı.
Ve en önemlisi, insanın karnından önce gönlünün doyurulması gerektiğini öğretti.
Bugün düşünüyorum da bana kalan en büyük servet buydu.
MODERN HAYAT SOFRAYI KÜÇÜLTTÜ, MASAYI BÜYÜTTÜ
Bugün evlerimiz büyüdü.
Mutfaklarımız güzelleşti.
Masalarımız büyüdü.
Tabaklarımız çoğaldı.
Yemek çeşitlerimiz arttı.
Ama ne yazık ki bazen sofralarımız küçüldü.
Aynı evde yaşayan insanlar farklı saatlerde yemek yiyor.
Birinin elinde telefon, diğerinin önünde televizyon…
Aynı masadayız ama birbirimizden uzağız.
Belki de modern zamanın en büyük kayıplarından biri budur.
Sofrayı yalnızca yemek yenilen bir yere dönüştürdük.
Oysa bizim kültürümüzde sofranın bir terbiyesi vardı.
Büyük başlamadan küçük başlamazdı.
Misafir bekletilmezdi.
Ekmek çöpe atılmazdı.
Yemekten sonra dua edilirdi.
Sofrada kavga edilmezdi.
Lokma paylaşılırdı.
Çünkü sofra yalnızca bedeni değil, ahlakı da beslerdi.
ÇOCUKLARIMIZA NE BIRAKACAĞIZ?
Asıl soru burada başlıyor.
Biz babalarımızdan ne aldık?
Ve çocuklarımıza ne bırakacağız?
Belki onlara daha iyi evler bırakacağız.
Daha iyi eğitim vereceğiz.
Daha fazla imkân sağlayacağız.
Ama bir gün bizim çocuklarımız da bizden sonra bir masaya oturduklarında bizi hatırlayacaklar mı?
“Babam böyle yapardı…”
“Annem misafire böyle davranırdı…”
“Bizim evde kimse yalnız yemek yemezdi…”
diyebilecekler mi?
Mesele budur.
Çünkü medeniyet büyük nutuklarla değil, evlerin içindeki küçük alışkanlıklarla nesilden nesile taşınır.
Bir milletin kültürü bazen bir sarayda değil, bir babanın evladına uzattığı ekmekte yaşar.
BİR TABAK FAZLA KOYMAK
Şimdi bazen sofraya otururken bir tabak fazla koymak geliyor içimden.
Bir bardak çayı fazla doldurmak…
Kapıdan biri gelse yerimiz hazır olsun diye düşünmek…
Çünkü babamın sofrasından öğrendiğim şudur:
Sofrada yer açmak, gönülde yer açmaktır.
Bir insana sandalye vermek, aslında ona:
“Sen de bizdensin.”
demektir.
Belki gerçek kardeşlik tam da burada başlar.
Aynı ekmeğe el uzatabilmekte.
BABAMIN SESİ HÂLÂ SOFRAMDA
Babam artık o eski sofrada oturmuyor.
Ama öğrettikleri oturuyor.
Her ekmek bölündüğünde…
Her çay doldurulduğunda…
Her misafir kapıdan içeri girdiğinde…
Onun hatırası da sofraya oturuyor sanki.
Ve bazen içimden hâlâ o sesi duyuyorum:
“Kuzum, acıkmadın mı?”
Belki artık bu sorunun gerçek manasını biliyorum.
Bu soru yalnızca:
“Karnın aç mı?”
demek değildi.
Belki:
“Gönlün aç mı?”
demekti.
“Biraz oturalım mı?”
“Birbirimizi dinleyelim mi?”
“Aynı ekmeği bölüşelim mi?”
demekti.
BABAMA…
Allah senden razı olsun babam.
Bana bıraktığın en güzel miras mal değildi.
Mülk değildi.
Para değildi.
Bir sofranın etrafında insan olmayı öğrenmekti.
Şimdi senin öğrettiğin gibi yaşamaya çalışıyorum.
Sofrada bir tabak fazla…
Çaydanlıkta bir bardak fazla…
Gönülde bir insanlık yer fazla…
Çünkü sen bana öğrettin:
Bereket çok şeye sahip olmak değildir.
Elindekini paylaşabilecek kadar büyük bir gönle sahip olmaktır.
Allah hayatta olan bütün babalarımıza sağlık, huzur ve uzun ömür versin.
Ebediyete uğurladığımız babalarımıza rahmet eylesin.
Rabbim onların bize bıraktıkları güzel ahlakı, merhameti, paylaşmayı ve insanlığı çocuklarımıza, torunlarımıza taşıyabilmeyi nasip etsin.
Çünkü bazı miraslar tapu dairesinde kayda geçmez.
Bazı miraslar kasalarda saklanmaz.
Bazı mirasların ne senedi vardır ne anahtarı.
Onlar gönülden gönüle geçer.
Ve insan yaşadıkça çoğalır.
Benim babamdan kalan en büyük miras da işte budur:
Bir lokmanın bereketini bilmek…
Bir misafire yer açmak…
Bir bardak çayı paylaşmak…
Ve sevdiğine vakit varken:
“Kuzum, acıkmadın mı?”
diyebilmek.
