Filibe’ye çıktığınızda yalnızca bugünün Bulgaristan’ına bakmıyorsunuz. Birkaç adım içinde Trakların, Romalıların, Bizans’ın, Bulgar devletlerinin, Osmanlı’nın ve modern Bulgaristan’ın izlerini aynı manzarada görüyorsunuz.

Fotoğraflarda arkamda uzanan şehir, aslında binlerce yıllık bir medeniyetler kitabı gibi.

Hemen Arkamdaki Büyük Yapı: Filibe Antik Tiyatrosu

İlk iki fotoğrafta görülen yarım daire biçimindeki taş oturma sıraları, Philippopolis Antik Tiyatrosudur.

Tiyatro, Eski Filibe’nin Cumbaz Tepe ile Taksim Tepe arasındaki doğal yamacına kurulmuştur. Güncel resmî Plovdiv kaynakları, yeni bulunan bir yazıta dayanarak yapının MS 90’lı yıllarda, Roma İmparatoru Domitian döneminde inşa edildiğini belirtiyor. Yaklaşık 6 bin kişilik kapasitesi bulunan yapı yalnızca tiyatro gösterileri için değil, kentin kamusal ve siyasal hayatında da önemli bir mekândı.

1968-1979 arasındaki arkeolojik çalışmalarla yeniden ortaya çıkarılan ve restore edilen tiyatro bugün hâlâ konserlere ve kültür etkinliklerine ev sahipliği yapıyor. Yani yaklaşık iki bin yıllık bir yapı yeniden şehrin yaşayan mekânlarından biri olmuş durumda.

Bu manzaranın bana düşündürdüğü en önemli şey şudur:

Şehirler, tarihlerini korudukları ölçüde büyürler.

Karşıdaki Tepeler: Filibe’nin Asıl Doğduğu Yer

Fotoğraflardaki yüksek noktalar ve eski şehir dokusu bizi Filibe’nin üç tarihî tepesine götürüyor: Nebet Tepe, Taksim Tepe ve Cumbaz Tepe.

Filibe’nin tarihî çekirdeği bu üç tepenin üzerinde gelişmiştir. Arkeolojik bulgular Nebet Tepe çevresindeki yerleşimin Neolitik Çağ’a, MÖ 6. binyıla kadar uzandığını gösteriyor. Daha sonra burada Trakların Evmolpia olarak bilinen yerleşimi gelişti.

Kent daha sonra Makedonya, Roma ve Bizans dönemlerinden geçti. Roma döneminde Philippopolis/Trimontium, Trakya eyaletinin önemli siyasi, ekonomik ve kültürel merkezlerinden biri hâline geldi.

Dolayısıyla bu tepeler sadece güzel bir seyir noktası değildir.

Filibe’nin doğduğu topraklardır.

Sonra Bu Şehrin Adı Filibe Oldu

Biz Türkler açısından manzaranın başka bir anlamı daha vardır.

Şehir 14. yüzyılda Osmanlı hâkimiyetine girdikten sonra uzun yüzyıllar boyunca Filibe adıyla anıldı. Osmanlı dönemi şehrin mimarisine, ticaretine, çarşılarına, ibadethanelerine ve sosyal hayatına güçlü izler bıraktı. Bugün şehir merkezindeki Cuma Camii, 16. yüzyıldan kalan saat kulesi ve tarihî hamam gibi yapılar bu dönemin ayakta kalan izleri arasındadır.

Bu nedenle Filibe’ye sadece Roma şehri diye bakmak da, sadece Osmanlı şehri diye bakmak da eksik kalır.

Filibe’nin gerçek zenginliği katmanlarında saklıdır.

Trak vardır.

Roma vardır.

Bizans vardır.

Bulgar tarihi vardır.

Ve yaklaşık beş asırlık Osmanlı-Türk mirası vardır.

Fotoğraftaki Tarihî Evler

Son iki fotoğrafta görülen eski şehir dokusundaki geniş saçaklı, kiremit çatılı tarihî yapılar da Eski Filibe’nin karakteristik mimarisini temsil ediyor.

Bugünkü Eski Filibe Mimari ve Tarih Rezervi yaklaşık 35 hektarlık bir alanı kapsıyor ve tarih öncesinden 20. yüzyıla kadar 200’den fazla taşınmaz kültür varlığını bünyesinde barındırıyor. Özellikle 19. yüzyıl evleri, müzeler, galeriler, kiliseler, Hisar Kapı ve eski sokak dokusu bölgenin kimliğini oluşturuyor.

Böylece aynı tepede yürürken bir tarafta iki bin yıllık Roma tiyatrosunu, diğer tarafta Osmanlı döneminin izlerini, biraz ileride 19. yüzyıl evlerini, aşağıda ise modern Filibe’yi görebiliyorsunuz.

Bir Fotoğrafta Dört Ayrı Zaman

Bu fotoğrafları benim için değerli kılan da budur.

Önümde bugünün Filibe’si…

Arkamda Roma tiyatrosu…

Ayaklarımın altında binlerce yıllık eski şehir…

Ufukta Balkan dağları…

Ve bütün bunların arasında Türklerin yüzyıllarca Filibe diye bildiği şehir.

Burada insan tarihin aslında kaybolmadığını anlıyor. Tarih bazen bir taş duvarda, bazen bir tiyatronun mermer basamaklarında, bazen eski bir evin penceresinde, bazen bir caminin kubbesinde yaşamaya devam ediyor.

Filibe Bize Bir Şey Daha Söylüyor

Balkanları anlamak istiyorsak yalnızca bugünkü siyasi sınırlara bakamayız.

Çünkü Balkan şehirlerinin hafızası sınırlardan daha eskidir.

Filibe bunun en güzel örneklerinden biridir. Burada farklı medeniyetler birbirinin üzerine yeni katmanlar kurmuş; fakat önceki dönemlerin izlerini tamamen silememiştir.

Bu nedenle benim Filibe’den çıkardığım sonuç şudur:

Geçmişi sahiplenmek, başkasının tarihini reddetmek değildir. Kendi tarihini bilirken ortak mirası da koruyabilmektir.

Biz Bulgaristan Türkleri açısından da mesele tam olarak budur.

Filibe’deki Osmanlı-Türk mirası Bulgaristan’ın tarihine yabancı değildir. O miras, Bulgaristan’ın çok katmanlı tarihinin parçalarından biridir. Nasıl Roma tiyatrosu korunuyorsa, Osmanlı döneminden kalan camiler, hamamlar, köprüler, mezarlıklar, çeşmeler, vakıf eserleri ve tarihî yapılar da aynı medeniyet bilinciyle korunmalıdır.

Çünkü taşların milliyeti olmaz; fakat taşların hafızası vardır.

Filibe’nin tepelerinden aşağıya baktığımda ben yalnızca güzel bir Balkan şehri görmedim.

Geçmişten bugüne ulaşmış büyük bir medeniyetler hafızası gördüm.

Ve düşündüm:

Bu şehir bize geçmişi seyretmek için değil, geçmişten ders çıkararak geleceği birlikte kurmak için bırakılmıştır.

 

Arzu ÜNAL

BGSAM Başkan Yardımcısı