Arzu ÜNAL

Bazı insanlar yaşar ve gider.

Bazıları ise gittikten sonra da konuşmaya devam eder.

Mimar Sinan, aramızdan ayrılalı asırlar oldu. Fakat İstanbul’un semalarında yükselen bir kubbeye baktığınızda, Edirne’de Selimiye’nin avlusuna adım attığınızda, bir taş köprünün üzerinden geçerken suyun sesini dinlediğinizde sanki onun nefesi hâlâ oradadır.

Çünkü Sinan yalnız bina yapmadı.

O, ömrünü taşa yazdı.

Ve belki de onun hikâyesini bu kadar etkileyici yapan şey, büyük bir sarayda doğmamış olmasıdır.

Bir hükümdarın oğlu değildi.

Zengin bir ailenin mirasçısı değildi.

Kayseri’nin Ağırnas köyünden çıkan bir çocuktu.

Hayat ona hazır bir yol sunmadı.

O, yolunu kendisi yaptı.

Sonra o yolların üzerine köprüler kurdu.

BİR KÖY ÇOCUĞUNUN İÇİNDEKİ BÜYÜK DÜNYA

Bazen insanın nerede doğduğu, nereye ulaşacağını belirlemez.

Mimar Sinan bunun yaşayan en büyük örneklerinden biridir.

Küçük bir Anadolu köyünden çıktı.

Ordunun içinde yetişti.

Dağları geçti.

Nehirler gördü.

Savaşların ortasında bulundu.

İnsanların geçemediği yerlerden geçiş yolları yaptı.

Belki gençliğinde bir gün İstanbul’un siluetini değiştireceğini kendisi bile bilmiyordu.

Ama bir şey vardı:

Merak ediyordu.

Bakıyordu.

Ölçüyordu.

Düşünüyordu.

Her gördüğü yapıyı zihninde yeniden kuruyordu.

İnsan bazen hayatın kendisine verdiği imkânları değil, karşısına çıkardığı zorlukları kullanarak büyür.

Sinan da böyle büyüdü.

Savaş meydanları onun okuluydu.

Nehirler onun sınavıydı.

Taşlar onun kitabıydı.

Ve hayat onun hocasıydı.

PRUT’TA KURULAN KÖPRÜ ASLINDA SİNAN’IN KADERİYDİ

Bir gün Osmanlı ordusunun önünde büyük bir engel vardı.

Prut Nehri.

Ordu geçemiyordu.

Zemin zordu.

Su güçlüydü.

Zaman daralıyordu.

Sinan’a görev verildi.

Ve Sinan köprüyü kurdu.

Belki o gün yapılan şey yalnızca bir nehri geçmekti.

Ama aslında Sinan kendi hayatındaki en büyük köprülerden birini kurmuştu.

Bir tarafta asker Sinan vardı.

Diğer tarafta başmimar Sinan.

Prut’un üzerine kurduğu köprü yalnız askerleri karşı kıyıya taşımadı.

Sinan’ı da tarihin öteki yakasına taşıdı.

Bazen insanın hayatını değiştiren şey büyük bir fırsat değil, büyük bir sorumluluktur.

Sinan o sorumluluktan kaçmadı.

Üstlendi.

Ve başardı.

SÜLEYMANİYE’YE BAKARKEN BİR İNSANIN ÖMRÜNÜ GÖRÜRÜZ

Bugün İstanbul’a baktığınızda Süleymaniye’yi görürsünüz.

Fakat Süleymaniye’ye yalnız taş ve kubbe olarak bakmayın.

Orada bir insanın sabrını görün.

Gecelerini görün.

Hesaplarını görün.

Kaygılarını görün.

Belki bir taş yerine oturmadığında duyduğu huzursuzluğu düşünün.

Belki bir kemerin yükünü günlerce zihninde taşıdığını…

Belki İstanbul’a yukarıdan bakıp şöyle düşündüğünü:

“Bu yapı benden sonra da yaşayacak.”

Çünkü büyük eser yapan insan yalnız kendi zamanını düşünmez.

Henüz doğmamış insanları düşünür.

Sinan Süleymaniye’yi yaparken bizi tanımıyordu.

Ama bizim için de yaptı.

Bugün o kubbenin altında dua eden insanı tanımıyordu.

Ama onun huzuru için de yaptı.

Beş yüz yıl sonra İstanbul’a gelip hayranlıkla yukarı bakan çocuğu bilmiyordu.

Ama onun gözlerindeki hayret için de yaptı.

İşte medeniyet dediğimiz şey tam olarak budur:

Hiç tanımayacağınız insanlar için güzel bir şey bırakabilmek.

“KALFALIK ESERİM” DİYEBİLMEK

Süleymaniye gibi bir eser yaptıktan sonra bir insan ne söyler?

Çoğumuz belki hayatımızın zirvesi derdik.

Sinan ise “kalfalık eserim” dedi.

Bu cümlenin içinde büyük bir karakter vardır.

Çünkü gerçek büyük insanlar kendi başarılarının önünde eğilip kalmazlar.

Bir sonraki hedefe bakarlar.

Sinan’ın büyüklüğü yalnız kubbe kurmasında değildi.

Kendisini tamamlanmış görmemesindeydi.

Belki de bugün en çok kaybettiğimiz duygulardan biri budur.

Biraz başarı kazandığımızda duruyoruz.

Bir unvan aldığımızda yeter diyoruz.

Bir makam elde ettiğimizde kendimizi tamamlanmış sanıyoruz.

Sinan ise yaşlandıkça küçülmedi.

Büyüdü.

SELİMİYE: YAŞLANAN BEDENİN GENÇ KALAN HAYALİ

İnsanların çoğu belli bir yaştan sonra daha küçük hedefler seçer.

Sinan böyle yapmadı.

Ömrünün ileri dönemlerinde Selimiye’yi yaptı.

Belki elleri eskisi kadar güçlü değildi.

Belki yürüyüşü yavaşlamıştı.

Belki saçları tamamen ağarmıştı.

Ama hayali gençti.

Edirne’de yükselen Selimiye’ye bu yüzden yalnız bir cami olarak bakamıyorum.

Orada şunu görüyorum:

Yaşlanan bir bedenin içinde hâlâ genç kalan bir hedef.

Sinan insana şunu söylüyor:

“Yaşın ilerleyebilir ama hayalin yaşlanmak zorunda değildir.”

Bu mesaj bugün de ne kadar değerlidir.

Kaç yaşında olursanız olun.

Kaç kez başarısız olursanız olun.

Hayat sizi kaç kez yorarsa yorsun.

İnsan yeniden başlayabilir.

Sinan’ın Selimiye’si bunun taştan yapılmış ispatıdır.

AYASOFYA’YA BAKTI, KISKANMADI; ÖĞRENDİ

Büyük insanın bir başka özelliği vardır.

Kendisinden önce yapılan büyüklüklerden rahatsız olmaz.

Onlardan öğrenir.

Sinan Ayasofya’ya baktı.

Onu yıkmaya çalışmadı.

Küçümsemedi.

“Ben daha iyisini yaparım” kibriyle geçmişi yok saymadı.

İnceledi.

Düşündü.

Öğrendi.

Ve kendi yolunu kurdu.

Bu da bize çok büyük bir medeniyet dersi bırakıyor.

Geçmişe saygı duymadan gelecek kurulamaz.

Bir millet kendisinden önce gelenleri küçümseyerek büyüyemez.

Büyük medeniyetler birbirlerinden öğrenir.

Sonra kendi seslerini oluştururlar.

Sinan’ın yaptığı tam olarak buydu.

SU GETİRMEK DE İBADETTİR

Sinan’ı yalnız camiler üzerinden anlatmak ona haksızlık olur.

Çünkü o insanların günlük ihtiyaçlarıyla da ilgilendi.

Su getirdi.

Köprü yaptı.

Hamam yaptı.

Medrese yaptı.

Kervansaray yaptı.

Şehrin yaşaması için gereken yapıları kurdu.

Belki de onun medeniyet anlayışını en iyi anlatan şey budur.

İnsanların yalnız ruhunu değil, hayatını da düşündü.

Bir şehre su getirmek bazen en büyük iyiliktir.

Çünkü su ulaştığında bir annenin işi kolaylaşır.

Bir çocuk temiz su içer.

Bir çeşmenin başında insanlar buluşur.

Bir mahalle hayat bulur.

Sinan’ın yaptığı su yollarında bu nedenle yalnız mühendislik görmüyorum.

Merhamet görüyorum.

MAĞLOVA’DA AKAN ŞEY SADECE SU DEĞİLDİR

Mağlova Kemeri’ne baktığınızda taşların arasından bir medeniyet fikri geçer.

Bir şehir susuz kalmasın diye kilometrelerce öteden su taşınmıştır.

Bugün teknoloji çağında yaşıyoruz.

Motorlarımız var.

Bilgisayarlarımız var.

Uydu sistemlerimiz var.

Ama bazen bir çeşmenin kıymetini unutuyoruz.

Sinan’ın çağında suyu İstanbul’a getirmek, bir şehrin geleceğini kurtarmak demekti.

Ve Sinan bunu yaptı.

Belki bugün onun önünden geçen insanların çoğu adını bile düşünmüyor.

Ama suyun akışı hâlâ onun aklının izini taşıyor.

375 ESERDEN DAHA BÜYÜK BİR MİRAS

Mimar Sinan’a yüzlerce eser atfediliyor.

Fakat mesele sayı değildir.

Bir insan yüzlerce eser yapabilir.

Ama yalnız birkaç tanesi kalplerde yaşayabilir.

Sinan’ın büyüklüğü eser sayısında değil, eserlerinin hâlâ insanlara bir şey hissettirmesinde yatıyor.

Bir Selimiye’ye giriyorsunuz.

Başınızı kaldırıyorsunuz.

Bir an susuyorsunuz.

Bir Süleymaniye avlusunda İstanbul’a bakıyorsunuz.

İçinizde tarif edemediğiniz bir duygu oluşuyor.

Bir köprünün üzerinden geçiyorsunuz.

Beş yüz yıl önce aynı taşlara dokunan ustaları düşünüyorsunuz.

İşte bu duygu, medeniyetin kendisidir.

Medeniyet yalnız ayakta kalan bina değildir.

İnsanın içinde uyanan hafızadır.

SİNAN BİZE ASLINDA ŞUNU SORUYOR

Bugün hepimiz Mimar Sinan’la gurur duyuyoruz.

Fakat Sinan’ın eserleri bize başka bir soru soruyor:

“Peki siz ne bırakacaksınız?”

Beş yüz yıl sonra insanlar bizim çağımızı nasıl hatırlayacak?

Yaptığımız yüksek binalarla mı?

Yoksa kurduğumuz güzel şehirlerle mi?

Ürettiğimiz teknolojiyle mi?

Yoksa yetiştirdiğimiz insanlarla mı?

Tükettiğimiz şeylerle mi?

Yoksa insanlığa bıraktığımız değerlerle mi?

Sinan’ın karşısında insan biraz utanıyor.

Çünkü o taşlara yüzlerce yıllık ömür biçti.

Biz bazen yaptığımız binayı yirmi yıl sonra yıkıyoruz.

O şehrin ruhunu düşündü.

Biz bazen yalnız metrekare hesabı yapıyoruz.

O insanı düşündü.

Biz bazen yalnız kazancı düşünüyoruz.

YENİ SİNANLAR NEREDE?

Bu milletin geçmişinde Sinan varsa, geleceğinde de yeni Sinanlar olabilir.

Belki bugün bir köy okulunda matematik problemi çözen bir çocuk vardır.

Belki Anadolu’nun küçük bir kasabasında gökyüzünü izleyen bir genç…

Belki bir üniversite laboratuvarında gecesini gündüzüne katan bir mühendis adayı…

Belki maddi imkânsızlık yüzünden eğitimine devam etmekte zorlanan bir evlat…

Kim bilir?

Belki geleceğin Sinan’ı şu anda aramızda.

Ama ona fırsat vermemiz gerekiyor.

Sinan’la övünmek yetmez.

Sinan yetiştiren iklimi yeniden kurmamız gerekir.

Çocuğun merakını öldürmemeliyiz.

Gencin hayalini küçümsememeliyiz.

Ustaya değer vermeliyiz.

Bilim insanına güvenmeliyiz.

Mühendisin önünü açmalıyız.

Çünkü milletlerin geleceğini yalnız ordular değil, düşünebilen insanlar kurar.

BİR MEZAR TAŞINDAN DAHA BÜYÜK BİR HAYAT

Mimar Sinan öldü.

Fakat gerçekten öldü mü?

Süleymaniye ayaktaysa…

Selimiye gökyüzüne bakıyorsa…

Mağlova hâlâ suyun hikâyesini taşıyorsa…

Köprülerinden insanlar geçmeye devam ediyorsa…

Sinan’ın adı genç mühendislerin zihninde yaşamaya devam ediyorsa…

O zaman bazı insanlar ölmez.

Bedeni toprağa karışır.

Ama düşüncesi yaşamaya devam eder.

Sinan’ın hikâyesi bize şunu öğretir:

İnsan dünyadan ne kadar servet götürdüğüyle değil, dünyaya ne kadar değer bıraktığıyla büyür.

Bir gün hepimiz gideceğiz.

Makamlarımız kalmayacak.

Unvanlarımız unutulacak.

Servetimizin sahipleri değişecek.

Fakat yaptığımız iyilikler, yetiştirdiğimiz insanlar ve bıraktığımız güzel eserler yaşayacak.

Mimar Sinan bunu beş yüz yıl önce taşlarla anlattı.

Bugün Süleymaniye’nin önünde durduğumuzda taşlar hâlâ aynı şeyi fısıldıyor:

“Ömrün kısa olabilir; ama bıraktığın eser uzun yaşayabilir.”

Belki de Mimar Sinan’ın asıl büyüklüğü buradadır.

Taşı kubbeye çevirmesinde değil sadece…

Kendi kısa insan ömrünü, yüzyıllara uzanan bir emanete dönüştürmesindedir.

Ve bize bıraktığı en büyük soru hâlâ İstanbul’un semalarında yankılanmaktadır:

Sinan kendi çağının borcunu ödedi.

Peki biz, kendi çağımıza ne bırakacağız?