Arzu ÜNAL
Bir milletin büyüklüğü yalnızca kazandığı savaşlarla ölçülmez. Asıl büyüklük; nereden geldiğini bilmesi, bugün nerede durduğunu anlaması ve yarın nereye gideceğine karar verebilmesidir.
“Zafer, ‘Zafer benimdir’ diyebilenindir. Başarı ise ‘Başaracağım’ diye başlayarak sonunda ‘Başardım’ diyebilenindir.”
Bu söz aslında yalnızca savaş meydanlarını değil, milletlerin uzun tarih yürüyüşünü de anlatıyor. Çünkü zafer önce zihinde kazanılır. Bir toplum kendisine inanmayı bırakırsa ordusu güçlü olsa bile geleceğini kaybedebilir. Fakat tarihini bilen, diline sahip çıkan, bilim üreten, devletine güvenen ve gelecek tasavvurunu kaybetmeyen milletler düştükleri yerden yeniden kalkabilir.
Türk tarihini yalnızca geçmişte kazanılmış zaferlerin albümü olarak görmek bu nedenle büyük bir eksikliktir. Mete Han’dan Bilge Kağan’a, Tonyukuk’tan Alparslan’a, Fatih’ten Mustafa Kemal Atatürk’e uzanan çizgide asıl okunması gereken şey isimlerden çok devlet aklı, teşkilatlanma, strateji, cesaret, sabır ve yeniden ayağa kalkma iradesidir.
TARİH ÖVÜNMEK İÇİN DEĞİL, ÖĞRENMEK İÇİNDİR
Mete Han’dan yalnızca cesareti öğrenirsek eksik öğrenmiş oluruz. Teşkilatı da öğrenmeliyiz.
Bilge Kağan’dan yalnızca kahramanlığı değil, milletine karşı duyduğu sorumluluğu anlamalıyız.
Tonyukuk’tan yalnızca mücadeleyi değil, aklı ve stratejiyi almalıyız.
Alparslan’dan yalnızca Malazgirt’i değil, büyük hedefler uğruna risk alabilmeyi okumalıyız.
Fatih Sultan Mehmed’den yalnızca İstanbul’un fethini değil; bilime, mühendisliğe, teknolojiye, diplomasiye ve çok yönlü devlet yönetimine verilen önemi öğrenmeliyiz.
Mustafa Kemal Atatürk’ten ise yalnızca savaş meydanlarını değil; çökmüş bir imparatorluğun enkazından bağımsız bir devlet çıkarabilen kurucu iradeyi anlamalıyız.
Tarih ancak bugüne ışık tutuyorsa değerlidir.
Geçmişte büyük devletler kurmuş olmak, bugün büyük devlet olmayı garanti etmez.
Dedelerimizin zaferleri bizim tapumuz değil; bizim sorumluluğumuzdur.
Osmanlı arşivleri dijitalleştirilmelidir.
Filibe, Sofya, Şumnu, Silistre, Rusçuk, Kırcaali, Üsküp, Prizren, Manastır, Selanik, Saraybosna ve diğer şehirlerin Osmanlı dönemine ait şehir atlasları hazırlanmalıdır.
Mezarlıklar kayıt altına alınmalıdır.
Kitabeler okunmalıdır.
Vakfiyeler yayımlanmalıdır.
Eski mahalle isimleri haritalandırılmalıdır.
Çünkü hafızasını belgeleyemeyen millet, zamanla başkalarının yazdığı tarihin okuyucusu hâline gelir.
“BAŞARACAĞIM” DİYEBİLEN NESİL
Bugün Türk milletinin yeni zaferleri başka sahalarda kazanılacaktır.
Laboratuvarlarda…
Üniversitelerde…
Savunma teknolojilerinde…
Yapay zekâda…
Uzay çalışmalarında…
Enerji politikalarında…
Tarım teknolojilerinde…
Diplomaside…
Kültürde…
Ve dünyanın dört bir yanında yetişen Türk gençlerinin bilgi, ahlak ve çalışkanlığında.
Bugünün genci yalnızca “Atalarımız ne yaptı?” diye sormamalıdır.
Asıl soru şudur:
Ben onların bıraktığı mirasa ne ekleyeceğim?
Bir genç yeni bir teknoloji geliştiriyorsa, bu da zaferdir.
Bir bilim insanı dünyada referans gösterilen çalışma ortaya koyuyorsa, bu da zaferdir.
Bir öğretmen Anadolu’nun ücra bir köyünde çocukların kaderini değiştiriyorsa, bu da zaferdir.
Bir girişimci Türkiye’den dünya markası çıkarıyorsa, bu da zaferdir.
Çünkü 21. yüzyılda büyük mücadele yalnızca sınır çizgisinde değil, bilginin üretildiği her yerde yaşanmaktadır.
DİL BİR MİLLETİN HAFIZASIDIR
Millet dediğimiz yapı yalnızca ortak sınırdan meydana gelmez.
Ortak hafıza, ortak kültür, ortak ideal ve özellikle ortak dil millet olmanın temel sütunlarıdır.
Türkçe bu bakımdan yalnızca konuştuğumuz bir iletişim aracı değildir.
Türkçe;
Orhun Yazıtları’nın sesidir.
Yunus Emre’nin gönlüdür.
Kaşgarlı Mahmud’un sözlüğüdür.
Dede Korkut’un hikâyesidir.
Fuzuli’nin mısrasıdır.
Mehmet Akif’in haykırışıdır.
Atatürk’ün milletine seslenişidir.
Anadolu’da annenin çocuğuna söylediği ninnidir.
Balkanlarda yıllarca baskıya rağmen unutulmayan ana dilidir.
Bu nedenle Türkçeye sahip çıkmak başka dillere düşmanlık değildir.
Tam tersine insan kendi dilini ne kadar iyi bilir, başka kültürlerle o kadar güçlü ilişki kurabilir.
Mesele insanları dışlamak değil; kendi kültürel omurgasını kaybetmeden dünyaya açılabilmektir.
VATAN SEVGİSİ ADALETLE BÜYÜR
Milliyetçilik yalnızca yüksek sesle slogan söylemek değildir.
Gerçek vatan sevgisinin içinde adalet vardır.
Çalışkanlık vardır.
Ahlak vardır.
Liyakat vardır.
Devlet malını korumak vardır.
Yetimin hakkını gözetmek vardır.
Milletin parasını israf etmemek vardır.
Farklı düşünene tahammül vardır.
Çünkü güçlü devlet, vatandaşlarını birbirine düşüren devlet değil; aynı hukuk çatısı altında birleştirebilen devlettir.
“Burası Türk yurdudur” demenin gerçek karşılığı, bu vatanı dünyanın en güvenli, en adil, en üretken ve en saygın ülkelerinden biri hâline getirmektir.
Vatan sevgisinin ispatı, yalnızca söz değildir.
Üretmektir.
Korumaktır.
Adil davranmaktır.
Gelecek nesillere daha güçlü bir ülke bırakmaktır.
TÜRK DÜNYASI DUYGUDAN STRATEJİYE GEÇMELİ
Bugün Türk dünyası tarihinin belki de en önemli dönemlerinden birinden geçmektedir.
Türkiye, Azerbaycan, Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan, Türkmenistan ve Türk toplulukları arasında giderek güçlenen ilişkiler büyük fırsatlar ortaya çıkarıyor.
Ancak yalnızca “kardeşiz” demek yeterli değildir.
Kardeşlik kurumsallaştırılmalıdır.
Ortak üniversiteler…
Ortak araştırma fonları…
Öğrenci değişimleri…
Ortak tarih projeleri…
Teknoloji şirketleri…
Enerji koridorları…
Ulaştırma ağları…
Kültür platformları…
Ortak dijital içerik üretimi…
Bunlar kurulmadığı sürece tarihî yakınlık stratejik güce dönüşmez.
- yüzyılın Türk dünyası geçmişin hatıralarıyla övünen değil, geleceğin teknolojisini birlikte üreten bir dünya olmak zorundadır.
YENİ ZAFERİN ADI: BİLGİ
Tarih bize şunu öğretiyor:
Her çağın savaş meydanı farklıdır.
Mete Han’ın çağında bozkırdı.
Alparslan’ın çağında Anadolu kapılarıydı.
Fatih’in çağında İstanbul surlarıydı.
Mustafa Kemal’in çağında Çanakkale, Sakarya ve Dumlupınar’dı.
Bugünün mücadele alanları ise çok daha geniştir.
Çip teknolojileri…
Yapay zekâ…
Uzay…
Enerji…
Gıda güvenliği…
Siber güvenlik…
Biyoteknoloji…
Savunma sanayii…
Kültür endüstrisi…
Ve yetişmiş insan gücü.
Bugün bir ülkenin bağımsızlığı yalnızca sınırlarını korumasıyla değil, teknolojisini ne kadar kendisinin üretebildiğiyle ölçülmektedir.
Başkasının yazılımını kullanan, başkasının teknolojisine bağımlı kalan, başkasının bilgisini tüketen toplumların siyasi bağımsızlığı da zamanla kırılganlaşabilir.
Bu yüzden yeni Türk neslinin parolası şu olmalıdır:
Oku. Öğren. Üret. Araştır. Sorgula. Başar.
GENÇLERE BIRAKACAĞIMIZ EN BÜYÜK MİRAS
Gençlere yalnızca büyük bir geçmiş anlatmak yeterli değildir.
Onlara büyük bir gelecek hazırlamak zorundayız.
Bir gence sürekli “Ataların büyük insanlardı” deyip iyi eğitim vermezsek tarih anlatmış olmayız; nostalji üretmiş oluruz.
Gence laboratuvar kuracağız.
Kütüphane kuracağız.
Teknoloji merkezi açacağız.
Yabancı dil öğreteceğiz.
Türkçeyi mükemmel öğretirken dünyayı da tanıtacağız.
Tarih bilinci verirken eleştirel düşünmeyi de öğreteceğiz.
Ve sonra ona diyeceğiz ki:
Şimdi sıra sende.
Çünkü Türk tarihinin en güzel cümlesi geçmiş zamanda değil, henüz yazılmamış gelecek zamanda olabilir.
“BAŞARDIK” DİYEBİLECEĞİMİZ BİR TÜRKİYE
Bizim meselemiz yalnızca geçmişte kim olduğumuzu anlatmak değildir.
Asıl mesele, gelecekte kim olacağımıza karar vermektir.
Mete Han’dan cesareti,
Bilge Kağan’dan devlet sorumluluğunu,
Tonyukuk’tan aklı,
Alparslan’dan kararlılığı,
Fatih’ten büyük düşünmeyi,
Mimar Sinan’dan üretmeyi,
Yunus’tan gönlü,
Mevlânâ’dan insanı,
Mehmet Akif’ten istiklâl ruhunu,
Mustafa Kemal Atatürk’ten bağımsızlık ve mücadele iradesini alabilirsek;
bunların üzerine bilim, teknoloji, demokrasi, adalet, liyakat ve güçlü kurumlar inşa edebilirsek yeni bir medeniyet yürüyüşünden söz edebiliriz.
Filibe’den İstanbul’a, Kırcaali’den Bakü’ye, Semerkant’tan Türkistan’a kadar uzanan tarih bize yalnızca nereden geldiğimizi anlatıyor.
Nereye gideceğimize ise biz karar vereceğiz.
Zaferi konuşmak kolaydır.
Zaferi kazanmak zordur.
Fakat bundan daha zor olanı, kazanılan zaferi bir medeniyete dönüştürmektir.
İşte bizim kuşağımıza düşen görev budur:
Atalarımızın “başardıklarını” tekrar etmek değil;
onlardan aldığımız emaneti daha ileriye götürerek çocuklarımızın bir gün gururla,
“Onlar da kendi çağlarının mücadelesini verdiler. Türkiye’yi bize daha güçlü, daha adil, daha bilgili ve daha itibarlı bıraktılar.”
diyebilmesini sağlamaktır.
Çünkü gerçek zafer, bir bayrağın yalnızca dalgalanması değil; o bayrağın altında yaşayan insanların bilimde, adalette, ahlakta, refahta ve insanlıkta yükselmesidir.
Ve milletlerin en büyük zaferi şudur:
Geçmişiyle gurur duyarken geleceğini geçmişinden daha büyük kurabilmek.
