Mora’da Susturulan Türk ve Müslümanların Acısı

Arzu ÜNAL

Bazı şehirler haritada kaybolmaz; hafızada kaybolur.

Tripoliçe bunlardan biridir. 1821 sonbaharında Mora’nın merkezindeki bu şehirde yaşananlar yalnızca bir kalenin düşmesi, bir ordunun yenilmesi veya bir şehrin el değiştirmesi değildi. Çünkü savaş meydanında askerler karşı karşıya gelmedi yalnızca.

Evlerinde bekleyen insanlar vardı.

Anneler vardı.

Çocuklar vardı.

Yaşlılar vardı.

Esnaf vardı.

Bir sabah yeniden dükkânını açacağını düşünenler, akşam çocuklarını yatırırken yarını hesaplayanlar, yaşadıkları toprağın kendilerine mezar olacağını bilmeyen insanlar vardı.

Ve sonra Tripoliçe düştü.

Şehrin düşmesiyle birlikte Türk ve Müslüman nüfusun yanı sıra Yahudi sakinler de kitlesel şiddetin hedefi oldu. Kaynakların verdiği kurban sayıları birbirinden farklıdır; fakat katliamın varlığı ve kadınlarla çocukların da öldürüldüğü tartışmasız biçimde tarih kayıtlarına geçmiştir. İşte bu nedenle Tripoliçe yalnızca geçmiş değildir.

Tripoliçe bir hafıza meselesidir.

BİR ŞEHİR DÜŞTÜ, İNSANLIK DA YARALANDI

Tarih bazen rakamlarla anlatılıyor.

8 bin…

10 bin…

30 bin…

32 bin…

Farklı kaynaklarda farklı sayılar karşımıza çıkıyor.

Fakat insan acısının en büyük yanılgısı da burada başlıyor:

Bir süre sonra insanları sayıya dönüştürüyoruz.

Oysa öldürülen her insanın bir adı vardı.

Bir annesi vardı.

Bir babası vardı.

Belki evine dönemeyen bir oğlu, kapıda bekleyen bir kızı vardı.

Dolayısıyla Tripoliçe’yi anlamak istiyorsak yalnızca “Kaç kişi öldü?” diye sormamalıyız.

Şunu da sormalıyız:

O gün kaç hayat yarım kaldı?

Kaç aile ortadan kalktı?

Kaç çocuk büyüyemedi?

Kaç annenin duası yarıda kaldı?

Kaç evin kapısı bir daha açılmadı?

İşte tarih, rakamların arkasındaki insanı gördüğümüz zaman vicdana dönüşür.

KATİLİN DEĞİL, KURBANIN ADINI HATIRLAMAK

Tripoliçe’nin ele geçirilmesinin ardından yaşanan şiddeti, Yunan bağımsızlık hareketinin önde gelen isimlerinden Theodoros Kolokotronis de hatıratında anlatır. Onun aktardığına göre şehirde erkekler, kadınlar ve çocuklar günler boyunca öldürülmüştür.

Bugün tarihçilerin kurbanların toplam sayısı konusunda farklı değerlendirmeleri vardır.

Ama hangi rakamı kabul ederseniz edin değişmeyen gerçek şudur:

Silahsız insanların öldürülmesi hiçbir davanın şerefi olamaz.

Bir millet özgürlük isteyebilir.

Bir toplum bağımsızlık mücadelesi verebilir.

Bir devlet başka bir devletle savaşabilir.

Fakat çocuk öldürmenin özgürlüğü olmaz.

Kadın katletmenin bağımsızlığı olmaz.

Silahsız insanı hedef almanın kahramanlığı olmaz.

Çünkü savaşın bile bir ahlakı vardır.

EN AĞIR ÖLÜM, İKİNCİ DEFA ÖLMEKTİR

İnsan bir kere bedenen ölür.

Fakat bir toplum, öldürülen insanlarını unutursa onlar ikinci defa ölürler.

İşte bizim asıl sorumluluğumuz burada başlıyor.

Tripoliçe’de öldürülenlerin çoğunun bugün isimlerini bilmiyoruz.

Mezarlarını bilmiyoruz.

Evlerini bilmiyoruz.

Çocuklarının isimlerini bilmiyoruz.

Belki de en büyük trajedi budur.

Bir insanı öldürmek korkunçtur.

Ama onun dünyada yaşamış olduğunu dahi unutturmak, hafızasını da ortadan kaldırmaktır.

Bu nedenle “Unutma, unutturma” bir intikam çağrısı değildir.

Bir hafıza çağrısıdır.

Bir adalet çağrısıdır.

Bir insanlık çağrısıdır.

MORA’NIN SESSİZ MEZARLARI

Bugün Mora’ya gittiğinizde yollar görürsünüz.

Şehirler görürsünüz.

Meydanlar, kafeler, evler görürsünüz.

Fakat toprağın altında başka bir tarih vardır.

Yüzyıllarca o coğrafyada yaşamış Müslümanların, Türklerin ve başka toplulukların hatıraları…

İnsanların doğduğu, evlendiği, çocuk büyüttüğü, ticaret yaptığı ve öldüğü bir dünyadan geriye çoğu yerde sessizlik kalmıştır.

Bu yüzden tarih araştırmacısının görevi yalnızca büyük komutanların hayatını yazmak değildir.

Sessizlerin tarihini de yazmaktır.

Mezarı olmayanların…

Fotoğrafı bulunmayanların…

Hatıratı basılmayanların…

Adı tarih kitabına girmeyenlerin…

Çünkü tarih yalnızca kazananların hikâyesinden ibaret değildir.

BİR ÇOCUĞUN MİLLİYETİNDEN ÖNCE ÇOCUKLUĞU VARDIR

Tripoliçe’yi bugün anlatmanın en önemli sebebi yeni düşmanlıklar üretmek değildir.

Tam tersine: Yeni Tripoliçeler yaşanmasın diye anlatmaktır.

1821’de öldürülen bir Müslüman çocuğun acısını anlayabiliyorsak başka milletlerden öldürülen çocukların acısını da anlayabilmeliyiz.

Vicdan seçici olamaz. Katliamı yapanın kimliğine göre ahlak değiştiremez.

Biz kendi ölülerimizi hatırlarken başkasının ölüsüne saygısızlık edersek tarihten ders çıkarmış olmayız.

Bu nedenle Tripoliçe hafızasının vereceği en büyük mesaj şudur:

Bir çocuğun dini, dili ve milliyeti öldürülmesini haklı çıkaramaz.

Hiçbir bayrak çocuk kanıyla yükselmemelidir.

BİZ NEDEN BİLMİYORUZ?

Asıl sorulması gereken sorulardan biri budur.

Gençlerimizin kaçı Tripoliçe’yi biliyor?

Kaç öğrencimiz Mora’daki Türk ve Müslüman nüfusun başına gelenleri okudu?

Kaç belgesel çektik?

Kaç akademik araştırmayı destekledik?

Kaç arşiv belgesini yayımladık?

Kaç uluslararası toplantıda bu sivillerin hikâyesini bilimsel kaynaklarla anlattık?

Hafıza yalnızca yıldönümlerinde sosyal medya paylaşımı yapmakla korunmaz.

Hafıza kurum ister.

Arşiv ister.

Belgesel ister.

Kitap ister.

Üniversite ister.

Müze ister.

Genç araştırmacılar ister.

Kaynakların Türkçeye, Yunancaya ve İngilizceye kazandırılmasını ister.

Bağırarak değil, belgeleyerek güçlü olunur.

TRİPOLİÇE HAFIZA PROJESİ KURULMALIDIR

Bugün yapılması gereken, yalnızca geçmişe ağıt yakmak değildir.

Geçmişi bilimsel bir hafızaya dönüştürmektir.

Osmanlı arşivleri, Avrupa diplomatik raporları, dönemin seyyah ve askerlerinin hatıratları, Yunan kaynakları, kilise kayıtları ve yabancı basın taranmalıdır.

Tripoliçe’de öldürülen insanların mümkün olduğu ölçüde isimleri çıkarılmalıdır.

Dijital bir “Mora Türkleri Hafıza Arşivi” oluşturulmalıdır.

Haritalar hazırlanmalıdır.

Yerleşim yerleri belirlenmelidir.

Mezarlıklar, camiler, vakıflar, çeşmeler ve kaybolmuş Türk-İslam eserleri kayıt altına alınmalıdır.

Çünkü slogan birkaç dakika yaşar.

Belge ise nesiller boyunca konuşur.

BİZ İNTİKAM DEĞİL HAFIZA İSTİYORUZ

Tripoliçe’yi hatırlamak bugünün Yunan halkını suçlamak değildir.

Bugünün insanlarını iki yüz yıl önce işlenen suçların faili ilan etmek de tarih değildir.

Bizim meselemiz halkları birbirine düşman etmek olmamalıdır.

Bizim meselemiz gerçeğin üzerinin örtülmesine izin vermemektir.

Çünkü gerçek dostluk ancak hakikat üzerinde kurulabilir.

Acılar saklanarak barış kurulmaz.

Acılar tanınarak, konuşularak ve birbirinin yasına saygı duyularak barış kurulabilir.

Bu nedenle Tripoliçe için söyleyeceğimiz söz açıktır:

Kin tutmayacağız.
Ama unutmayacağız.

Düşmanlık üretmeyeceğiz.
Ama unutturmayacağız.

Çocuklarımıza nefret bırakmayacağız.

Ama hafıza bırakacağız.

TRİPOLİÇE’NİN SESSİZ ÇOCUKLARINA…

Belki isimlerinizi bilmiyoruz.

Belki mezarlarınızı bilmiyoruz.

Belki hangi evde doğduğunuzu, hangi sokakta oynadığınızı, annenizin size hangi isimle seslendiğini bilmiyoruz.

Fakat şunu biliyoruz:

Siz vardınız.

Yaşadınız.

Sevdiniz.

Bir geleceğiniz vardı.

Ve bir gün tarih sizin geleceğinizi elinizden aldı.

İki asır sonra size verebileceğimiz en büyük söz şudur:

Sizi bir rakama dönüştürmeyeceğiz.

Sizi tarihin dipnotuna bırakmayacağız.

Acınızı başka milletlere kin üretmek için kullanmayacağız.

Fakat üzerinizdeki sessizliğe de razı olmayacağız.

Çünkü milletlerin hafızası yalnız zaferleriyle kurulmaz.

Bazen kimsenin mezar taşına yazamadığı isimleri hatırlamak da vatana ve tarihe karşı bir borçtur.

Tripoliçe…

1821…

Mora…

Bir şehrin adı.

Bir tarihin yarası.

Binlerce yarım kalmış hayatın sessizliği.

Ve bize kalan üç kelime:

UNUTMA.

UNUTTURMA.

TEKRARLANMASINA İZİN VERME.