Arzu ÜNAL

Ratko Mladić öldü; fakat insanı komşusuna düşman eden nefret hâlâ aramızda

Bazı ölümler insanın içini ferahlatmaz.

Bazı ölümler geçmişi kapatmaz.

Bazı ölümler, yıllardır toprağın altında uyuyan binlerce insanı yeniden hatırlatır.

Ratko Mladić’in ölüm haberi de böyledir.

Bir insan öldü.

Ama arkasında annelerin dinmeyen gözyaşlarını, çocukların yarım kalan hayatlarını, toplu mezarları, kimliği yıllar sonra belirlenen kemikleri ve Avrupa’nın ortasında insanlığın nasıl sustuğunu gösteren karanlık bir miras bıraktı.

Onun ölümüne bakarken benim aklıma Mladić’in yüzü gelmiyor.

Srebrenitsalı annelerin yüzleri geliyor.

Bir annenin elinde oğlundan kalan küçücük bir fotoğraf…

Bir mezar taşına sarılan yaşlı kadın…

Yıllarca “Belki yaşıyordur” diye kapının açılmasını bekleyen bir anne…

Sonra bir gün kapı çalıyor.

Ama oğul gelmiyor.

Bir laboratuvardan haber geliyor:

“DNA eşleşti.”

İşte Srebrenitsa budur.

Bir insanın öldürülmesinden daha ağır olan şey, bir annenin yıllarca oğlunun bir avuç kemiğini beklemesidir.

ÖLÜMÜNE SEVİNMEK DEĞİL, HESABINI TARİHE BIRAKMAK

Ratko Mladić öldü.

Fakat bizim meselemiz onun ölümüne sevinmek olmamalıdır.

Çünkü nefret ederek nefret yenilmez.

Srebrenitsa’yı meydana getiren şey zaten buydu:

İnsanın başka bir insana yalnızca adı, dini veya kimliği yüzünden nefret etmeyi öğrenmesi.

Dün birileri Boşnaklara nefret öğretti.

Bugün biz bütün bir halka nefret etmeye başlarsak Srebrenitsa’dan hiçbir şey öğrenmemiş oluruz.

Bizim öfkemiz bir millete değil;

zulme olmalıdır.

Nefretimiz bir halka değil;

soykırım zihniyetine olmalıdır.

Tavrımız Sırp komşumuza değil;

katili kahramanlaştıran anlayışa karşı olmalıdır.

Çünkü suçun milliyeti olmaz.

Ama suçlunun adı vardır.

Ve tarih o isimleri kaydeder.

BİR İNSANI ÖLDÜRMEDEN ÖNCE ONU “İNSAN” OLMAKTAN ÇIKARIRLAR

Srebrenitsa’nın üzerinde düşünmemiz gereken en korkunç taraflarından biri budur.

Bir insan başka bir insanı nasıl öldürebilir?

Daha dün aynı pazardan alışveriş yaptığı…

Aynı sokaktan geçtiği…

Belki aynı okulda okuduğu…

Belki çocuğuyla aynı sırada oturan komşusunu nasıl düşman görebilir?

Cevabı korkutucudur:

Nefret bir anda doğmaz. Öğretilir.

Önce insanların isimleri üzerinden ayrım yapılır.

Sonra dinleri konuşulur.

Sonra geçmişte yaşanmış acılar seçilerek anlatılır.

Sonra “biz” ve “onlar” denir.

Ardından “onlar bizim gibi değil” denir.

Bir süre sonra:

“Onlar tehlikeli.”

Daha sonra:

“Onlardan kurtulmalıyız.”

Ve sonunda insan, karşısındakinin gözlerine bakarken artık bir insan görmemeye başlar.

Soykırımın psikolojik kapısı tam burada açılır.

Bu yüzden Srebrenitsa yalnızca öldürmenin değil, nefret üretmenin nereye varabileceğinin de adıdır.

ANNELERİN VATANI YOKTUR, EVLATLARININ MEZARI VARDIR

Siyasetçiler haritalara bakar.

Generaller cephelere bakar.

Diplomatlar masalara bakar.

Ama anne…

Anne yalnızca çocuğuna bakar.

Srebrenitsa’da öldürülen binlerce insanın arkasında binlerce anne, baba, eş ve çocuk kaldı.

Bir düşünün.

Bir anne oğlunu gönderiyor.

Son kez arkasından bakıyor.

Belki “Akşama dönersin” diyor.

O akşam gelmiyor.

Ertesi gün gelmiyor.

Bir hafta…

Bir yıl…

On yıl…

Sonra bir toplu mezar açılıyor.

Kemikler çıkarılıyor.

DNA testleri yapılıyor.

Ve yıllardır beklediğiniz evladınızdan size birkaç kemik teslim ediliyor.

İnsan hangi kelimeyle anlatabilir bunu?

Siyaset mi?

Savaş mı?

Jeopolitik mi?

Hayır.

Bunun tek adı vardır:

İnsanlığın utancı.

“BABAM NEREDE?” DİYE SORAN ÇOCUKLAR

Srebrenitsa’nın fotoğraflarına baktığımızda çoğunlukla mezar taşlarını görüyoruz.

Fakat görünmeyen başka mezarlar da vardır.

Çocukların içinde açılan mezarlar.

Babası dönmeyen çocuklar…

Kardeşini kaybeden çocuklar…

Bir gecede ailesinin erkeklerini kaybeden çocuklar…

Onlar büyüdüler.

Ev sahibi oldular.

Meslek sahibi oldular.

Belki kendileri de anne-baba oldular.

Ama insanın içinde bazı odalar vardır; zaman oralara ulaşamaz.

Kapı hâlâ aynı yerde kalır.

Çocuk hâlâ sorar:

“Babam neden gelmedi?”

İşte savaşların gerçek bilançosu yalnızca ölü sayısıyla tutulamaz.

Bazı insanlar öldürülür.

Bazı insanlar ise hayatta bırakılır ama ömürlerinin bir parçası o gün öldürülür.

EN BÜYÜK TEHLİKE KATİLİN ÖLMESİ DEĞİL, FİKRİNİN YAŞAMASIDIR

Ratko Mladić’in bedeni öldü.

Peki ya onu ortaya çıkaran düşünce?

İşte asıl soru budur.

Eğer bir genç bugün herhangi bir savaş suçlusunun fotoğrafını duvarına asabiliyorsa…

Eğer toplu mezarlar küçümsenebiliyorsa…

Eğer öldürülen insanların acılarıyla alay edilebiliyorsa…

Eğer soykırım inkâr edilebiliyorsa…

Eğer bir savaş suçlusu “kahraman” diye anlatılabiliyorsa…

O zaman tehlike geçmiş değildir.

Çünkü mezardaki Mladić artık kimseyi öldüremez; fakat yaşayan nefret yeni Mladićler doğurabilir.

Balkanların asıl meselesi budur.

Yeni nesiller geçmişten intikam mı öğrenecek?

Yoksa geçmişten ibret mi alacak?

SIRP HALKIYLA SAVAŞ SUÇLULARINI AYIRMAK ZORUNDAYIZ

Burada vicdanımızın bizi götürmesi gereken çok önemli bir çizgi bulunmaktadır.

Srebrenitsa’nın hesabını bütün bir Sırp halkına yüklemek yanlış olur.

Çünkü bunu yaptığımız anda, karşı çıktığımız kolektif suçlama zihniyetinin içine biz de düşeriz.

Bir Sırp çocuğu Mladić’in suçlarından sorumlu değildir.

Bir Boşnak çocuğu da geçmişte yaşamış başka insanların yaptıklarından sorumlu değildir.

Bir Türk çocuğu da atalarının bütün siyasi kararlarının hesabını taşımak zorunda değildir.

İnsanlar suç işlemez; insanlar içinden suçlular çıkar.

Bu nedenle bizim tavrımız nettir:

Sırplara değil, Sırp milliyetçiliğini insanlık düşmanlığına dönüştüren aşırılığa karşıyız.

Herhangi bir millete değil, ırkçılığa karşıyız.

Herhangi bir dine değil, insanı dini yüzünden öldüren zihniyete karşıyız.

Bu ayrım yapılmazsa Balkanlar geçmişin hapishanesinden hiçbir zaman çıkamaz.

POTOČARİ’DEKİ BEYAZ TAŞLAR BİZE BAKIYOR

Potočari’ye giden insanın uzun konuşmalar yapmasına gerek kalmaz.

Binlerce beyaz mezar taşı zaten konuşmaktadır.

Birinin üzerinde genç bir insanın adı vardır.

Bir başkasında bir baba.

Bir başkasında bir kardeş.

Yan yana…

Sıra sıra…

Sessizce…

İnsanın zihninde ister istemez şu soru belirir:

“Bu kadar insan neden öldürüldü?”

Toprak cevap vermez.

Ama tarih verir:

İnsan, karşısındaki insanı önce “öteki” ilan ettiği için.

Bu yüzden Srebrenitsa’nın en büyük vasiyeti şudur:

Bir toplumda “öteki” kelimesi büyümeye başladığında herkes dikkat kesilmelidir.

Çünkü toplu mezarlar önce toprakta değil, insanların dilinde kazılır.

AVRUPA’NIN VİCDANINDAKİ YARA

Srebrenitsa’yı yalnızca Balkan halklarının meselesi olarak görmek de eksik olur.

Bu aynı zamanda Avrupa’nın büyük ahlaki sınavlarından biridir.

İnsanlara güvenli oldukları söylendi.

Uluslararası kurumlara güvenildi.

Dünya gelişmeleri izledi.

Fakat sonunda binlerce insan öldürüldü.

Bu nedenle Srebrenitsa’nın mezar taşları yalnızca faillerin suçunu değil, seyircilerin sorumluluğunu da hatırlatmaktadır.

Zulüm karşısında bazen yalnızca yapanlar suç işlemez.

Görenler…

Bilenler…

Gücü olduğu hâlde zamanında müdahale etmeyenler de tarihin vicdan mahkemesinde sorgulanırlar.

İnsanlığın en büyük yanılgılarından biri şudur:

“Bana dokunmayan acı benim meselem değildir.”

Hayır.

Bir yerde insan kimliği nedeniyle öldürülüyorsa mesele bütün insanlığındır.

BİZİM NEFRETİMİZ İNSANA DEĞİL, ZULME OLSUN

Bazen acı insanı öfkelendirir.

Bu anlaşılabilir.

Fakat öfkenin yönünü doğru tayin etmek gerekir.

Bizim nefretimiz;

bir Sırp’ın doğduğu toprağa değil,

konuştuğu dile değil,

kilisesine değil,

çocuğuna değil,

kültürüne değil…

Zulme olsun.

Soykırıma olsun.

Irkçılığa olsun.

İnsanları mezhebine, milletine, dinine göre ayıran zihniyete olsun.

Masum insanları öldüren ellere olsun.

Katilleri kahramanlaştıran anlayışa olsun.

Çünkü başka türlü davranırsak bir gün nefret bizim kalbimizi de zehirler.

Ve Srebrenitsa’nın çocuklarına yapılabilecek en büyük saygısızlıklardan biri, onların acısından yeni bir nefret üretmektir.

BİR ANNENİN GÖZYAŞI BİZE YETER

Ratko Mladić artık yok.

Onun hakkında tarih hükmünü vermiştir.

Fakat Srebrenitsa anneleri hâlâ vardır.

Onların gözlerinde yılların silemediği bir soru bulunmaktadır:

“Benim çocuğumun suçu neydi?”

Bu sorunun cevabı yoktur.

Çünkü hiçbir çocuğun dini, adı, dili veya milliyeti öldürülme gerekçesi olamaz.

Belki Srebrenitsa’yı anlamak için binlerce sayfa kitap okumaya bile gerek yoktur.

Bir annenin oğlunun mezar taşını okşayan ellerine bakmak yeterlidir.

İnsan olan anlar.

RATKO MLADİĆ ÖLDÜ; SREBRENİTSA BİZE EMANET KALDI

Şimdi bizim sorumluluğumuz başlıyor.

Çocuklarımıza Mladić’in kim olduğunu öğretelim.

Ama yalnızca ismini değil.

Onu mümkün kılan nefret mekanizmasını öğretelim.

Srebrenitsa’yı anlatalım.

Ama çocuklarımız Sırplardan nefret etsin diye değil.

Hiçbir insandan kimliği nedeniyle nefret etmesinler diye.

Mezarları gösterelim.

Ama intikam istesinler diye değil.

Barışın kıymetini bilsinler diye.

Çünkü intikam yeni mezarlar doğurur.

Adalet ise yeni mezarların açılmasını engellemeye çalışır.

Ve Srebrenitsa’nın beyaz taşlarının arasından yükselen sessiz vasiyet belki de şudur:

Bizi unutmayın.
Fakat bizim adımıza başka çocuklardan nefret etmeyin.
Bizim yaşadığımızı başka anneler yaşamasın.

Ratko Mladić öldü.

Ama mesele onun ölümü değildir.

Mesele, insanlığın içindeki Mladić zihniyetini öldürebilecek miyiz?

İşte gerçek hesaplaşma budur.

Şehitlerimize Allah’tan rahmet diliyorum.

Srebrenitsa annelerinin acısı önünde saygıyla eğiliyorum.

Ve insanlığın hafızasına bir cümle daha bırakıyorum:

Unutmak ihanettir.
İnkâr vicdansızlıktır.
Katili kahramanlaştırmak geleceği zehirlemektir.
Ama bir katilin suçundan bütün bir millete nefret etmek de onun kurduğu nefret düzeninin tuzağına düşmektir.

Biz unutmayacağız.
Biz unutturmayacağız.
Fakat nefretimizi insana değil zulme yönelteceğiz.

Çünkü Srebrenitsa’nın intikama değil, adalete ihtiyacı vardır.

Ve insanlığın Srebrenitsa’ya verebileceği en büyük söz şudur:

Bir daha asla.